Her şey, bir bahçenin en mağrur beyaz gülünün, gün ışığından koparılıp karanlık bir odanın sükûtuna mahkûm edilmesiyle başladı. Oysa gül, dalındayken rüzgârla sevişen hür bir candı. Sevgisizliğin gölgesinde büyümüş bir el, onun bu hayatiyetini "tehlikeli" buldu; ruhunu bir kenara itip onu bir masanın üzerinde tozlanmaya terk edilmiş, dilsiz bir süs eşyasına dönüştürdü.
Gül, o masada nefesini tutmuş bir obje gibi beklerken, pencerenin ardındaki bülbül bu sessiz ölüme razı gelmedi. Her gece pervaza konup gülün cansızlaşan yapraklarına en derin nağmelerini fısıldadı. Kanadıyla tozunu sildi, gözyaşlarıyla kurumuş özünü suladı. Bülbülün bu sadık inadı, nihayet imkânsızı doğurdu: Gül, bir nesneyken yeniden canlandı. Damarlarında hayat yürüdü, solgun yapraklarına kan geldi.
Ancak bu mucizeyi gören nankör sahip, sevinmek yerine korkuya kapıldı. Gülün serpilip açmasını, kendi hükmünün dışında bir başkaldırı olarak gördü. "Ben senin iyiliğini düşünüyorum," dedi, titreyen yapraklara bakarak; "Eğer açarsan rüzgâr seni kırar, dışarı çıkarsan eller seni koparır. En iyisi sen olduğun gibi, bir tomurcuk halinde kal." Böylece gülün canı bedenine iade edildi ama iradesi elinden alındı. Artık canlıydı ama açması yasaktı; yaşıyordu ama bir "dekor" gibi durmaya mahkûm edilmişti.
Gül, bir anlık cinnetle bu prangadan sıyrılıp sokağa çıkmayı denedi. Fakat dışarısı hoyrattı; kimi üzerine basıp geçti, kimi sadece koparmak için uzandı. Kimsenin kendisine bülbülün o saf aşkıyla bakmadığını gördüğünde, kırılan kanatlarıyla yeniden o tozlu masaya, kendisine "iyilik" maskesiyle esaret sunan o sahte güvenliğe sığındı.
O günden sonra gül, o tozlu masanın üzerinde, pencere aralığından sızan bir parça gün ışığına razı bir halde bekleyip durdu. Bülbül ise dışarıda, sevdiğinin bu "canlı cenaze" halini izleyerek en yanık şarkılarını söyledi. Gelip geçenler, masadaki bu varlığı sadece zarif ve sessiz bir süs sandılar. Kimse bilmedi ki o gül, söküp atamadığı canı yüzünden her gece yapraklarından sessizce kan ağladı. Süzülen her damla, bülbülün feryadına karıştı. Gül sustukça bülbül daha çok kanadı; bülbül haykırdıkça insanlar masadaki o kusursuz sessizliği hayranlıkla izlemekle yetindiler. Hiçbiri, o masanın üzerinde duran şeyin, ruhu prangaya vurulmuş yaralı bir hayat olduğunu anlamadı ve dünya, bir gülün açmasına izin verilmediği için soluşunu izlerken; bu dilsiz cinayetin tek tanığı bülbülün kanayan şarkısı oldu.
Seda Özlem Başpınar
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
SEDA ÖZLEM BAŞPINAR
Ruhu Prangalı Gül
Her şey, bir bahçenin en mağrur beyaz gülünün, gün ışığından koparılıp karanlık bir odanın sükûtuna mahkûm edilmesiyle başladı. Oysa gül, dalındayken rüzgârla sevişen hür bir candı. Sevgisizliğin gölgesinde büyümüş bir el, onun bu hayatiyetini "tehlikeli" buldu; ruhunu bir kenara itip onu bir masanın üzerinde tozlanmaya terk edilmiş, dilsiz bir süs eşyasına dönüştürdü.
Gül, o masada nefesini tutmuş bir obje gibi beklerken, pencerenin ardındaki bülbül bu sessiz ölüme razı gelmedi. Her gece pervaza konup gülün cansızlaşan yapraklarına en derin nağmelerini fısıldadı. Kanadıyla tozunu sildi, gözyaşlarıyla kurumuş özünü suladı. Bülbülün bu sadık inadı, nihayet imkânsızı doğurdu: Gül, bir nesneyken yeniden canlandı. Damarlarında hayat yürüdü, solgun yapraklarına kan geldi.
Ancak bu mucizeyi gören nankör sahip, sevinmek yerine korkuya kapıldı. Gülün serpilip açmasını, kendi hükmünün dışında bir başkaldırı olarak gördü. "Ben senin iyiliğini düşünüyorum," dedi, titreyen yapraklara bakarak; "Eğer açarsan rüzgâr seni kırar, dışarı çıkarsan eller seni koparır. En iyisi sen olduğun gibi, bir tomurcuk halinde kal." Böylece gülün canı bedenine iade edildi ama iradesi elinden alındı. Artık canlıydı ama açması yasaktı; yaşıyordu ama bir "dekor" gibi durmaya mahkûm edilmişti.
Gül, bir anlık cinnetle bu prangadan sıyrılıp sokağa çıkmayı denedi. Fakat dışarısı hoyrattı; kimi üzerine basıp geçti, kimi sadece koparmak için uzandı. Kimsenin kendisine bülbülün o saf aşkıyla bakmadığını gördüğünde, kırılan kanatlarıyla yeniden o tozlu masaya, kendisine "iyilik" maskesiyle esaret sunan o sahte güvenliğe sığındı.
O günden sonra gül, o tozlu masanın üzerinde, pencere aralığından sızan bir parça gün ışığına razı bir halde bekleyip durdu. Bülbül ise dışarıda, sevdiğinin bu "canlı cenaze" halini izleyerek en yanık şarkılarını söyledi. Gelip geçenler, masadaki bu varlığı sadece zarif ve sessiz bir süs sandılar. Kimse bilmedi ki o gül, söküp atamadığı canı yüzünden her gece yapraklarından sessizce kan ağladı. Süzülen her damla, bülbülün feryadına karıştı. Gül sustukça bülbül daha çok kanadı; bülbül haykırdıkça insanlar masadaki o kusursuz sessizliği hayranlıkla izlemekle yetindiler. Hiçbiri, o masanın üzerinde duran şeyin, ruhu prangaya vurulmuş yaralı bir hayat olduğunu anlamadı ve dünya, bir gülün açmasına izin verilmediği için soluşunu izlerken; bu dilsiz cinayetin tek tanığı bülbülün kanayan şarkısı oldu.
Seda Özlem Başpınar