Misafir ağırlayamayacak kadar yorgunum... Üstelik davetsiz gelenleri de hiç sevemedim. Biliyorum, geleceksin; birkaç saat oturup o sessiz yalnızlığımı elimden alacak, sonra da ona yepyeni bir yalnızlık ekleyip gideceksin. Ne olur, gelme. Sana ikram edecek bir bardak çayım, taze kokan bir fincan kahvem yok...
Bir “hoş seda” üflesen ruhuma, ben susarım. Öyle uzun, öyle derinden susarım ki yorulursun. Sonra belki seninle de susmayı öğreniriz; ama ne olur, alıştırma kendine. Sen de gideceksin, bilirim. Yalnızlığıma bir düğüm daha atıp, içimde kalan son parçamı da heybene koyup çekip gideceksin.
Zaten evim de dağınık benim... Tıpkı aklım gibi, yorgun ruhum gibi... Öylesine darmadağın her yer. Kalbimi bu kalabalığın ortasında nereye bırakıp unuttuğumu bile hatırlamıyorum artık.
Gidenlerin ardından kapıyı örtmeyi bile unuttum ben. Zaten kilit tutmuyor artık bu gönül; ne rüzgârı durdurabiliyor ne de içeri sızan o keskin yokluğu... Gelenler bir şeyler bırakıyor sanıyorsun ama yanılıyorsun. Her giden, benden biraz daha eksiltiyor; beni biraz daha büyütüyor o kimsesiz kalabalığın içinde.
Şimdi sen de bu eşikten içeri adım atarsan, hani olmaz ya, kaybettiğim kalbime denk gelir de üstüne basıp geçersen... Bil ki o taş kesilmiş enkazın her parçası keskindir. Dokunduğun yerden kanarsın.
Çünkü o enkazın altına elini uzatırsan, avuçların görünmeyen bir yangının külleriyle dolar ve çok geç fark edersin; aslında dokunduğun şey kül değil, hâlâ yanan bir yürektir.
O yüzden gelme.
Bırak, kayıp kalsın.
Yerini kimse bilmesin.
Ben bile.
Seda Özlem Başpınar
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
SEDA ÖZLEM BAŞPINAR
Misafir
Misafir ağırlayamayacak kadar yorgunum... Üstelik davetsiz gelenleri de hiç sevemedim. Biliyorum, geleceksin; birkaç saat oturup o sessiz yalnızlığımı elimden alacak, sonra da ona yepyeni bir yalnızlık ekleyip gideceksin. Ne olur, gelme. Sana ikram edecek bir bardak çayım, taze kokan bir fincan kahvem yok...
Bir “hoş seda” üflesen ruhuma, ben susarım. Öyle uzun, öyle derinden susarım ki yorulursun. Sonra belki seninle de susmayı öğreniriz; ama ne olur, alıştırma kendine. Sen de gideceksin, bilirim. Yalnızlığıma bir düğüm daha atıp, içimde kalan son parçamı da heybene koyup çekip gideceksin.
Zaten evim de dağınık benim... Tıpkı aklım gibi, yorgun ruhum gibi... Öylesine darmadağın her yer. Kalbimi bu kalabalığın ortasında nereye bırakıp unuttuğumu bile hatırlamıyorum artık.
Gidenlerin ardından kapıyı örtmeyi bile unuttum ben. Zaten kilit tutmuyor artık bu gönül; ne rüzgârı durdurabiliyor ne de içeri sızan o keskin yokluğu... Gelenler bir şeyler bırakıyor sanıyorsun ama yanılıyorsun. Her giden, benden biraz daha eksiltiyor; beni biraz daha büyütüyor o kimsesiz kalabalığın içinde.
Şimdi sen de bu eşikten içeri adım atarsan, hani olmaz ya, kaybettiğim kalbime denk gelir de üstüne basıp geçersen... Bil ki o taş kesilmiş enkazın her parçası keskindir. Dokunduğun yerden kanarsın.
Çünkü o enkazın altına elini uzatırsan, avuçların görünmeyen bir yangının külleriyle dolar ve çok geç fark edersin; aslında dokunduğun şey kül değil, hâlâ yanan bir yürektir.
O yüzden gelme.
Bırak, kayıp kalsın.
Yerini kimse bilmesin.
Ben bile.
Seda Özlem Başpınar