Gönül dergâhı boş kalınca, gelen de çok olur, yıkan da. Kalp hanı sahipsiz bırakılınca, viran eden eksik olmaz.
Ey dergâhın sahibi! Tahtını terk ettiysen bil ki; gönül bir harabe, hancı kayıp, aşk biçare ve her şey kayıp kentin tozlu enkazında çürümekte. Sen gidince kandiller söndü, duvarlar sessizliğe gömüldü. Her gelen iz bıraktı, her iz bir yara oldu. Kapanmayan kapılardan giren rüzgâr, içeride ne varsa savurdu.
Şimdi gönül ne bir dergâh ne bir han; yalnızca taşları dökülmüş bir virane. Ne misafir bekler ne yolcu ağırlar. Sessizlikten başka hiçbir şeyin hükmü yok ve bil ki, bırakıp giden, arkasında sadece yıkıntı bırakır. Aşk, böylece mezarına gömülür; kayıp kentte, adı bile anılmadan.
Bu kentin yolları yosun tutmuş, her taşında bir çığlığın yankısı var. Bir zamanlar adımlarınla aydınlanan kaldırımlar, şimdi karanlığın koynunda kaybolmuş. Sokak lambaları birer birer sönmüş, geceler yıldızsız kalmış. Köpekler susmuş, kediler toplaşmış, kapılar pas tutmuş zincirlerle kilitlenmiş. Buralarda tek yaşayan varlık, yıkıntıların arasına sinmiş sessizlik, senin sessizliğin...
Gönül dergâhının kapısı kırılmış, avlusu yabani otlarla dolmuş. Bir vakitler dua eden dillerin yankısı, şimdi yarım kalmış sözlerin küllerinde saklı. Mihrabın taşları çatlamış, pencerelerinden giren yağmur, duvarlardaki yazıları silmiş. Artık ne ayet okunur burada ne aşkın adı anılır. Sen gidince, mabet ruhunu kaybetti ve bil ki; ruhunu kaybeden dergâh, bir daha dirilmez.
Kalp hanı bir vakitler seninle doluydu. Kimi zaman umut getirirdin, kimi zaman teselli. Oysa şimdi hanın bacası tütmüyor, odalarında soğuk nefes geziniyor. Yataklarda uyuyan yok, masalarda ekmek kırıntısı kalmamış. Hancı kayıp, ocak sönük. Han değil artık burası; yalnızlığın gölgesinde yıkılmış bir taş yığını ve bil ki, hancısı olmayan han, daha çok yağmacıya kapı açar.
O yağmacılar da geldiler ve kalpte ne varsa talan ettiler. Aşk, şimdi toprağın altında, adı unutulmuş bir mezar taşı. Kimse dua okumaz başında, kimse çiçek bırakmaz yanına. Bir zamanlar ateşti, göğü delerdi. Şimdi küle dönmüş, soğuğa gömülmüş ve kimse bilmez, bu kentin çöküşü, o aşkın çöküşüdür aslında. Çünkü bir kalp sahibini yitirirse, aşk da yönünü yitirir. Yönsüz aşk, kayıp kentlerde sürüklenen bir gölge olur yalnızca.
Ey dergâhın sahibi! Gidişin bir terk ediş değil, bir imparatorluğun çöküşüydü. Her duvarın çığlığını, her taşın iniltisini duyuyor musun? Şimdi bu kentte, sadece harabeler senin adını fısıldıyor ve ben, o harabelerde dolaşan son yolcuyum. Yıkıntıların arasında kaybolmuş bir nefesim. Kendi gölgeme bile yabancı, kendi suskunluğuma bile tutsak.
Bil ki artık, geri dönsen bile bulacağın şey; sana ait olmayan bir harabe olacak. Çünkü terk edilen gönül, seni asla eskisi gibi ağırlamayacak. Ve ben, bu yazıyla yaşayan bir ağıt olarak kalacağım; dudaklarında son ağıt, gönül kentinden, kalbine vuran mühürüm artık. Ne zaman sessizliğe dursan, o mühür sana yankı getirecek. Ben artık senin için ne hatıra ne de gölge; sadece kalbinde susmayan bir sızı olarak kalacağım.
SEDA ÖZLEM BAŞPINAR
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
SEDA ÖZLEM BAŞPINAR
KAYIP KENTİN AĞIDI
Gönül dergâhı boş kalınca, gelen de çok olur, yıkan da. Kalp hanı sahipsiz bırakılınca, viran eden eksik olmaz.
Ey dergâhın sahibi! Tahtını terk ettiysen bil ki; gönül bir harabe, hancı kayıp, aşk biçare ve her şey kayıp kentin tozlu enkazında çürümekte. Sen gidince kandiller söndü, duvarlar sessizliğe gömüldü. Her gelen iz bıraktı, her iz bir yara oldu. Kapanmayan kapılardan giren rüzgâr, içeride ne varsa savurdu.
Şimdi gönül ne bir dergâh ne bir han; yalnızca taşları dökülmüş bir virane. Ne misafir bekler ne yolcu ağırlar. Sessizlikten başka hiçbir şeyin hükmü yok ve bil ki, bırakıp giden, arkasında sadece yıkıntı bırakır. Aşk, böylece mezarına gömülür; kayıp kentte, adı bile anılmadan.
Bu kentin yolları yosun tutmuş, her taşında bir çığlığın yankısı var. Bir zamanlar adımlarınla aydınlanan kaldırımlar, şimdi karanlığın koynunda kaybolmuş. Sokak lambaları birer birer sönmüş, geceler yıldızsız kalmış. Köpekler susmuş, kediler toplaşmış, kapılar pas tutmuş zincirlerle kilitlenmiş. Buralarda tek yaşayan varlık, yıkıntıların arasına sinmiş sessizlik, senin sessizliğin...
Gönül dergâhının kapısı kırılmış, avlusu yabani otlarla dolmuş. Bir vakitler dua eden dillerin yankısı, şimdi yarım kalmış sözlerin küllerinde saklı. Mihrabın taşları çatlamış, pencerelerinden giren yağmur, duvarlardaki yazıları silmiş. Artık ne ayet okunur burada ne aşkın adı anılır. Sen gidince, mabet ruhunu kaybetti ve bil ki; ruhunu kaybeden dergâh, bir daha dirilmez.
Kalp hanı bir vakitler seninle doluydu. Kimi zaman umut getirirdin, kimi zaman teselli. Oysa şimdi hanın bacası tütmüyor, odalarında soğuk nefes geziniyor. Yataklarda uyuyan yok, masalarda ekmek kırıntısı kalmamış. Hancı kayıp, ocak sönük. Han değil artık burası; yalnızlığın gölgesinde yıkılmış bir taş yığını ve bil ki, hancısı olmayan han, daha çok yağmacıya kapı açar.
O yağmacılar da geldiler ve kalpte ne varsa talan ettiler. Aşk, şimdi toprağın altında, adı unutulmuş bir mezar taşı. Kimse dua okumaz başında, kimse çiçek bırakmaz yanına. Bir zamanlar ateşti, göğü delerdi. Şimdi küle dönmüş, soğuğa gömülmüş ve kimse bilmez, bu kentin çöküşü, o aşkın çöküşüdür aslında. Çünkü bir kalp sahibini yitirirse, aşk da yönünü yitirir. Yönsüz aşk, kayıp kentlerde sürüklenen bir gölge olur yalnızca.
Ey dergâhın sahibi! Gidişin bir terk ediş değil, bir imparatorluğun çöküşüydü. Her duvarın çığlığını, her taşın iniltisini duyuyor musun? Şimdi bu kentte, sadece harabeler senin adını fısıldıyor ve ben, o harabelerde dolaşan son yolcuyum. Yıkıntıların arasında kaybolmuş bir nefesim. Kendi gölgeme bile yabancı, kendi suskunluğuma bile tutsak.
Bil ki artık, geri dönsen bile bulacağın şey; sana ait olmayan bir harabe olacak. Çünkü terk edilen gönül, seni asla eskisi gibi ağırlamayacak. Ve ben, bu yazıyla yaşayan bir ağıt olarak kalacağım; dudaklarında son ağıt, gönül kentinden, kalbine vuran mühürüm artık. Ne zaman sessizliğe dursan, o mühür sana yankı getirecek. Ben artık senin için ne hatıra ne de gölge; sadece kalbinde susmayan bir sızı olarak kalacağım.
SEDA ÖZLEM BAŞPINAR