Dağ ile çayırın, bağ ile nehrin, gökyüzü ile yerin altının zorla bir tutulduğu; değerlerin kutsiyetini yitirip altüst olduğu bir zamana ve insan profiline denk geldik. Oysa bizim kadim düsturumuz yalnızca iyilikti. "İyilik yap ki, iyilik göresin" dediler; göremedik, olsun. Biz, "İyilik yap denize at; balık bilmezse Halik bilir" sözünün dinginliğine sığındık. Zaten yüreğinde hakiki bir güzellik taşıyan için ne bir kulun takdirine ne de bir balığın şahitliğine ihtiyaç vardı. İyilik dediğin, sessiz sedasız, adeta bir nefes gibi kendiliğinden olmalıydı; biz böyle gördük, böyle öğrendik. Ancak gelinen noktada iyilikler, bir yüzdeki eğreti makyaj kadar görselleşti; özünü hiçe sayacak kadar değersizleşti. Öyle bir erozyon ki bu, artık samimiyetten vazgeçip sadece "görsel iyiliğe" bile razı hale geldik.
Peki, ne oldu bize? Çağ mı bozuldu, yoksa insanın özü mü? Aslında hepsi birbirini tetikledi: Çağ bozuldu, insan yozlaştı, vicdan ağır yaralar aldı. İyilik; gösterişe, riyaya ve menfaat hesaplarına alet edildi. Bir zamanların en saf erdemi olan o karşılıksız iyilik, artık gerçeği çarpıtan bir illüzyona, bir sosyal medya aracına dönüştü. Zamanın ruhu kirlendi, kalabalıklar içinde insanlar derin bir yalnızlığa mahkûm oldu. Öyle ki, sevgi bile artık bir "yatırım" gibi karşılık bekler hale geldi. Her köşe başında bir yalan, her alkışın tınısında bir menfaat gizliydi artık. Eskiden iyilik, ruhun en mahrem odasında saklanan kutsal bir sırken; şimdilerde dev ekranlarda sergilenen, "beğenilme" kaygısı güden bir performans haline geldi. Gösteriş, iyiliğin saf ışığını örten en ağır perde oldu. İyilik yapan kişi, göğsünü gere gere "Bakın, ben yaptım!" diye haykırmazsa, eylemi sanki hiç yaşanmamış, bir değer kazanmamış sayıldı
Ve biz... O eski düsturun son neferleri; bu sefil tiyatroyu uzak bir köşeden, hüzünle izlemek zorunda kaldık. Elimizden gelen tek şey, sessiz bir şahitlik. Ancak hâlâ o denize atılan, karşılıksız iyiliğin peşindeyiz. Balığın bilmesine aldırmadan, yalnızca Halik’ın bilmesine talibiz.
Seda Özlem Başpınar
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
SEDA ÖZLEM BAŞPINAR
BU ÇAĞDA BİR TERSLİK VAR
Dağ ile çayırın, bağ ile nehrin, gökyüzü ile yerin altının zorla bir tutulduğu; değerlerin kutsiyetini yitirip altüst olduğu bir zamana ve insan profiline denk geldik. Oysa bizim kadim düsturumuz yalnızca iyilikti. "İyilik yap ki, iyilik göresin" dediler; göremedik, olsun. Biz, "İyilik yap denize at; balık bilmezse Halik bilir" sözünün dinginliğine sığındık. Zaten yüreğinde hakiki bir güzellik taşıyan için ne bir kulun takdirine ne de bir balığın şahitliğine ihtiyaç vardı. İyilik dediğin, sessiz sedasız, adeta bir nefes gibi kendiliğinden olmalıydı; biz böyle gördük, böyle öğrendik. Ancak gelinen noktada iyilikler, bir yüzdeki eğreti makyaj kadar görselleşti; özünü hiçe sayacak kadar değersizleşti. Öyle bir erozyon ki bu, artık samimiyetten vazgeçip sadece "görsel iyiliğe" bile razı hale geldik.
Peki, ne oldu bize? Çağ mı bozuldu, yoksa insanın özü mü? Aslında hepsi birbirini tetikledi: Çağ bozuldu, insan yozlaştı, vicdan ağır yaralar aldı. İyilik; gösterişe, riyaya ve menfaat hesaplarına alet edildi. Bir zamanların en saf erdemi olan o karşılıksız iyilik, artık gerçeği çarpıtan bir illüzyona, bir sosyal medya aracına dönüştü. Zamanın ruhu kirlendi, kalabalıklar içinde insanlar derin bir yalnızlığa mahkûm oldu. Öyle ki, sevgi bile artık bir "yatırım" gibi karşılık bekler hale geldi. Her köşe başında bir yalan, her alkışın tınısında bir menfaat gizliydi artık. Eskiden iyilik, ruhun en mahrem odasında saklanan kutsal bir sırken; şimdilerde dev ekranlarda sergilenen, "beğenilme" kaygısı güden bir performans haline geldi. Gösteriş, iyiliğin saf ışığını örten en ağır perde oldu. İyilik yapan kişi, göğsünü gere gere "Bakın, ben yaptım!" diye haykırmazsa, eylemi sanki hiç yaşanmamış, bir değer kazanmamış sayıldı
Ve biz... O eski düsturun son neferleri; bu sefil tiyatroyu uzak bir köşeden, hüzünle izlemek zorunda kaldık. Elimizden gelen tek şey, sessiz bir şahitlik. Ancak hâlâ o denize atılan, karşılıksız iyiliğin peşindeyiz. Balığın bilmesine aldırmadan, yalnızca Halik’ın bilmesine talibiz.
Seda Özlem Başpınar