Küçüklüğümde annemin bana nasıl davrandığını izlerken ben de kendi minik dünyamda annelik yapmaya başlamıştım. Her şey o küçük lahana bebeğiyle başladı. Lahana bebek sıradan bir oyuncak bebekten fazlasıydı; benim için o, benden bir parça, benden bir şeydi. Anlatmak istediğim bir şeyler vardı ona; hepimiz gibi bazen anlamadığımız, bazen de en derin en saf duygularımızı aktaramadığımız bir şeyler...
Bir gün, evde kimsenin dikkatini çekmeden annemin kullanmadığı eski bir iğne setini bulmuştum. O iğneleri çok sevmiştim. İçimdeki küçük doktor, bir hastayı tedavi etmeyi, ona şifa vermeyi hayal ediyordu. Çocuk aklımla lahana bebeğime iğne yapmaya karar verdim. Bu da demekti ki ben de artık bir doktor olabilirdim. Lahana bebeğimi nazikçe sırtından tutup iğneyi batırdım. Enjekte ettiğim sıvı neydi, ne amaçla kullanıldığı konusunda bir fikrim yoktu ama her şeyin doğru olduğunu düşündüm. O an bir doktor gibi davranmak, hayal ettiğim gibi büyümek güzeldi.
Ama daha sonra bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını fark ettim. Lahana bebeğin bedeni ağırlaşmıştı; kokusu ağır ağır yayılmaya başlamıştı. Kendi dünyamda bir şeylerin yanlış gittiğini anlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. O kokuyu annem bulana kadar aramaya başladık. O an sanki dünyada her şey sessizleşti. Annem bir şekilde fark etti ve sonunda o kokuyu buldu. Annem, gizlice oynadığım hemşirelik oyunumu anlamıştı. Bebeği alıp onu yıkamak için bir leğene koydu. İğnelerden sonra lahana bebek sanki hayatını kaybetmiş gibi görünüyordu.
O gece, her şey bir korku rüyasına dönüştü. Sabaha kadar lavaboya kalktığımızda lahana bebek ölü gibi duruyordu. Annemin tepkisi ne oldu hatırlayamıyorum ama o an korkudan donakalmıştık. O minik lahana bebeğin sessizliği bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu öğretmişti.
Bugün o anı düşündüğümde çocukluğumun masumiyetini, büyümek için gösterdiğim o küçük çabaları ve hayatın inceliklerini hatırlıyorum. O küçük oyun bana sorumluluğun, bakımın, şefkatin ne kadar önemli olduğunu ve bir şeylere zarar vermeden nasıl büyümem gerektiğini öğretti. Annemin bana nasıl davrandığını hatırlıyorum. O sadece fiziksel bir bakım değil; duygusal bir rehberlik de sunmuştu. Benim dünyamda küçük bir çocuk olarak yaptığım her şeyin bir anlamı vardı ama annemin öğrettikleriyle büyümek, ne kadar temkinli olmam gerektiğini anlamama yardım etti.
O lahana bebek belki o gün yaşadığı minicik trajediyle bana çok şey öğretti. Ve hâlâ hatırlıyorum annemin o güven dolu bakışlarını, beni koruyuşunu; o anı bir nevi kaybedişimden sonra yeniden kazandığım güvenle hatırlıyorum. Çünkü büyürken zaman zaman hem annemizden hem de dünyadan öğrendiklerimizle şekillenen bir hayat var. O lahana bebeği ise belki de bana o hayatın hassasiyetini en masum hâliyle gösteren bir hatıra olarak kaldı.
O lahana bebeğiyle yaşadığım o anı düşündükçe zamanla fark ettim ki o minik trajedi aslında sadece bir oyun değil, bir içsel dönüşümün başlangıcıydı. O yaşta henüz kelimelerle ifade edemediğim bir sorumluluk duygusu hissetmiştim. Lahana bebeği bir anlamda bana insan olmanın, başkalarına zarar vermeden onlara bakmanın ve onları anlamanın gerekliliğini öğretti. O an annemin bana gösterdiği şefkatin, bana hissettirdiği güvenin ne kadar önemli olduğunu o kadar derinden içselleştirmişim ki yıllar geçse de o güven hâlâ kalbimde yaşıyor.
İlk kez o küçük bebeğin ölümü karşısında hissettiğim korkuyu düşündüğümde aslında hayatta en çok korktuğum şeyin başkalarına zarar vermek olduğuna karar verdim. Bir çocuğun dünyasında ölüm gibi büyük bir kavramı anlamak zor olsa da içimde hissettiğim o derin hüzün, bir şekilde insanın varoluşunun ne kadar kırılgan ve geçici olduğuna dair bir farkındalık oluşturdu. Annem bana her şeyin ardında bir anlam olduğunu ve hatalarımın da büyümek için birer adım olduğunu gösterdi. Lahana bebek bana hem kaybı hem de kaybı telafi etmenin yollarını öğretmişti.
Bir gün biraz daha büyüdüm. O zamanlar hayatımda yeni bir dönem başlıyordu. İnsanları daha iyi anlamaya, onların ihtiyaçlarını fark etmeye başladım. Anlamaya başladıkça o küçük oyun artık sadece bir çocukluk hatırası olmaktan çıkıp, benim içsel bir yolculuğumun simgesine dönüştü. Lahana bebek bir oyuncak değil; duygusal bir öğretmendi. Bazen düşünüyorum, belki de çocukken hissettiğim o minik acı, hayatımda ilerledikçe karşıma çıkacak büyük sorumlulukların ve duygusal yüklerin de habercisiydi.
Annem her ne kadar küçük bir çocuğun oyununu yanlış anlamış olsa da, bana güvenli bir alan sunarak o hatayı telafi etmeme yardımcı oldu. Bir bakıma o an bana hem bakım hem de duygusal rehberlik vermiş oldu. Anlamıştım ki bazen bir hata yapmak hayatın öğretici yanlarından biridir ve önemli olan hatadan ders alabilmektir.
Günümüzün karmaşasında o masum bakışları ve güven dolu gözleri hatırladıkça her şeyin geçici olduğunu ve her anı değerli kılmak gerektiğini bir kez daha idrak ediyorum. O zamanlar küçücük bir bebeğin ölümüne dair hissettiğim korku şimdi, hayatta daha büyük sorumluluklarla başa çıkarken bana güç veriyor. O lahana bebeğin sessizliği aslında benim sessiz bir öğrenme sürecimdi. Büyüdükçe anladım ki hayatın ne kadar hassas olduğuna dair en önemli derslerden biri empati ve anlayış geliştirmenin gerekliliğidir.
Lahana bebek bir anlamda hayatın kırılganlığını ve her şeyin bir denge içinde olmasının ne kadar kıymetli olduğunu bana öğretti. Artık çocukluğumda içimde hissettiğim o korkuyu ve kaygıyı hayatın bana sunacağı daha büyük sorumluluklarla barış içinde taşıyorum. O küçük bebeğin bana öğrettikleri hayatımda hep yanımda olacak; beni her adımda yönlendirecek bir rehber gibi. Ve belki de asıl önemli olan, her şeyin geçici olduğu bu dünyada insanların birbirlerine nasıl dokunduğudur; nasıl anlayış ve şefkat gösterdiğimizdir. Lahana bebeğim bana bunu çok sade ve çok derin bir şekilde öğretmişti.
Yıllar geçtikçe o lahana bebeğin bana öğrettiklerini unutmadan büyüdüm. Bazen bir eşyanın, bir hatıranın ya da bir anın insana nasıl kılavuzluk edebileceğini fark ettikçe çocukluğumun o küçücük anısının aslında ne kadar büyük bir anlam taşıdığını daha iyi kavradım. Hayat tıpkı o gün olduğu gibi beklenmedik derslerle doluydu ve her ders beni biraz daha “ben” yapan bir parçaya dönüşüyordu.
Bazen düşünürken kendimi hâlâ o küçük kızın gözlerinde buluyorum. Elinde iğneyle büyük bir sorumluluğun altına girdiğini sanan, hayal dünyasıyla gerçeği birbirine karıştıran ama yine de kalbinde iyilik taşıyan bir çocuk… O çocuğun içindeki masumiyet bugün bile zaman zaman karanlık anlarımı aydınlatıyor. Çünkü biliyorum ki o gün yaşadığım korku aslında bana bir rehber olmuştu; yanlış bir şey yapmanın insanı nasıl değiştirebileceğini, bir hatanın bile bir insanın karakterine ne kadar büyük bir katkıda bulunabileceğini küçük yaşta fark etmişim.
Sonraları büyürken zaman zaman zorluklarla karşılaştığımda annemin o günkü tavrını hatırladım. Bana kızmamış, beni cezalandırmamıştı. Sadece anlamaya çalışmıştı ve belki de en önemlisi, beni anlamam için bir alan açmıştı. Belki de anneliğin ve şefkatin en temel hali buydu: yargılamadan, suçlamadan bir çocuğun dünyasına dokunmak. O dokunuşun sıcaklığı yıllar sonra bile içimde bir sığınak gibi kaldı.
Bir gün yıllar sonra bir oyuncak mağazasından geçerken gözüm yine bir lahana bebeğe takıldı. Rafın en köşesinde duran o bebek sanki geçmişimden bir parça gibi bana baktı. O an içimi bir hüzünle karışık bir sıcaklık kapladı. Belki de bu yüzden bir süre elime aldım bebeği. Parmaklarımda plastik kokusu, kalbimde çocukluğumun o ağır fakat öğretici anısı canlandı. Sonra düşündüm… Onu almak istemedim. Çünkü o lahana bebeğin yeri zaten bir rafın üzerinde değil; kalbimin en derin yerlerindeydi. Ve orada kalması gereken bir hikâyeydi o.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki çocukluğumun o küçük trajedisi aslında bir vedaydı: masumiyete değil, bilinçsizce büyümeye veda. O günden sonra dünyayı daha dikkatli, daha duyarlı ve daha fazla sevgiyle görmeye başladım. Bazen hayat, bir oyuncak bebeğin sessizliğinde bile insanın ruhuna aynalar tutabilir. Benim için de o sessizlik, gelecekte üstleneceğim rollerin bir provası gibiymiş meğer… Sevmek, korumak, anlamak ve en önemlisi zarar vermemek üzerine kurulu bir hayatın ilk adımı.
Bugün içimdeki o küçük kız hâlâ beni izliyor. Büyüdüğüm her anı, seçimlerimi, hatalarımı ve öğrendiklerimi sessizce takip ediyor. Ona mahcup olmamak için, o günkü masumiyetimi unutmamak için çabalıyorum. Çünkü biliyorum ki bir insanın çocukken öğrendiği en saf dersler, büyüdüğünde içindeki en güvenilir pusulaya dönüşür.
İşte bu yüzden lahana bebeğim artık benim için sadece bir oyuncak değil; hayatın kırılganlığını, insanın sorumluluğunu, annenin şefkatli elini ve büyümenin kaçınılmaz ama öğretici yolculuğunu simgeleyen küçük bir mucize… Onunla yaşadığım o an bana sadece bir korku değil, aynı zamanda bir farkındalık armağan etmişti. Ve şimdi hayatın içinde her adım attığımda o eski iğne setinin kör ucu gibi beni incitmeden uyaran bir ses duyuyorum içimde: “Dikkatli ol, çünkü her dokunuşun bir izi var.”
Bazen bir çocuğun oyunu, bir insanın tüm hayatına yön verecek kadar güçlü olabilir. Benim hikâyemde olduğu gibi…
Ama hikâyenin asıl tuhaf ve komik yanı, yaptığım tedaviyi ailede ilk keşfeden kişinin yengem olmasıydı. Bir akşam üzeri odama girip oyuncaklarımı toplarken yerde duran iğne setini ve sırtında küçük delikler olan lahana bebeği görünce önce ne olduğunu anlamamıştı. Eline alıp bebeği çevirdi, arkasındaki izleri görünce öyle bir kahkaha attı ki ben neye güldüğünü bile anlayamamıştım. Annemi çağırdı. Annem içeri girip olan biteni görünce önce şaşırdı, sonra o da gülmeye başladı. Ben çok ciddiydim oysa; çünkü benim gözümde yaptığım şey tamamen gerçek bir tedaviydi. Ama onların gülüşleri, o anki masumiyetimi fark ettikleri o tatlı şaşkınlığı taşıyordu.
Sonra annem, “Tamam doktor hanım, hastanı yıkayalım da biraz kendine gelsin,” diyerek lahana bebeği bir leğenin içine koydu. Akşam olduğu için banyo suyu hâlâ ılıktı ama bebeğin yüzündeki o donukluk bana hâlâ tuhaf geliyordu. Annem leğeni banyonun bir köşesine koyup ışığı kapattı. Ben ise o loş odada hâlâ içimde bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyordum.
Gece yarısı susayıp kalktığımda banyoda hafif bir su sesi vardı. Işığı açınca leğende hâlâ suyun içinde duran lahana bebeğini gördüm. Suyun içinde beyaz plastik teni daha da soluk görünüyordu. Sanki gerçekten ölmüş gibi, içimde büyük bir ürperti yükseldi. O kadar korktum ki bir an nefesim kesildi sandım. Bebek suyun içinde hareketsiz ama bir o kadar da canlıymış gibi duruyordu. O an, gecenin sessizliğiyle birleşen o manzara bana çok korkutucu gelmişti. Küçük bir çocuğun hayal gücünün karanlık tarafı işte… Hem yaptığım şeyden utanıyor hem de sanki bebeği gerçekten kaybetmişim gibi bir hüzün hissediyordum.
Elim ayağım buz kesmiş halde annemin yanına koştum. O, uykulu gözlerle kalkıp ne olduğunu sordu. Ben sadece, “Bebek suyun içinde,” diyebildim. Annem gidip leğene baktı, sonra bana dönüp yumuşak bir sesle, “Korkma, hiçbir şey yok. Sadece lahana bebeğin ıslanmış,” dedi. Ama o an bile gözlerinin içindeki gülüşü saklayamamıştı. Benim için korkutucu olan şey, onlar için masum bir çocukluk anısıydı.
Yengem ertesi gün yine kahkahalarla anlatmıştı olayı: “Küçücük çocuk eline iğneyi almış, bebeği tedavi ettiğini sanıyor! Bir de korkup gece uyanıyor!” O gün herkesin eğlendiği şey aslında benim hayatımda derin bir iz bırakmıştı. Çünkü ben o gece lahana bebeğin leğende yüzen bedenine bakarken ilk kez sorumluluk duygusunun ne kadar ağır olabileceğini hissetmiştim. Aynı zamanda annemin o sakin, yargılamayan yaklaşımı o korku dolu anı bile güvenli bir hatıraya dönüştürmüştü.
Ve bugün hâlâ o geceyi düşündüğümde hem çocukluğumun saf korkusunu hem de annemin içimi sakinleştiren varlığını hatırlarım. Yengenin kahkahaları, annemin yumuşak bakışı, loş ışıkta leğende duran sessiz lahana bebek… Hepsi birer kare, birer anı ama hepsi büyümemin minik taşları gibi içimde durur.
Yıllar sonra o gecenin bana öğrettiği o tuhaf buruk ama aynı zamanda şefkatli duyguyu daha iyi anlar oldum. Çünkü insan büyüdükçe çocukluğunda anlam veremediği sahneleri yeniden izler gibi olur; o sahnelerin içindeki anlamlar da bizimle beraber büyür, genişler, derinleşir. Ben de lahana bebeği o soğuk suda gördüğüm o anı hatırladıkça aslında sadece korkmadığımı, aynı zamanda ilk kez kaybetmekten de korktuğumu fark ederim. Bir oyuncak bile olsa, dokunduğum, ilgilendiğim, can vermeye çalıştığım bir şeyin öylece orada hareketsiz durması bana içimde açıklayamadığım bir sorumluluk duygusu yüklemişti. Küçük bir çocuğun kalbine ağır gelen ama büyüdükçe anlamı oturan bir duyguydu bu.
Sonraki günlerde lahana bebeği bir süre elime alamamıştım. Sanki ona zarar vermişim gibi bir suçluluk taşımıştım içimde. Annem bunu fark ettiği için birkaç gün boyunca bebeği hep en güneşli köşeye oturttu. “Bak,” derdi, “iyileşmiş bile, güneşi görünce kendine gelmiş.” O anlarda annemin o yumuşak sesinin sihirli bir tarafı vardı; kelimelerinden çok sesinin tonunu hatırlıyorum. Bir çocuğun kalbini onarmayı bilmenin nasıl bir incelik olduğunu yıllar geçince fark ediyorsun zaten.
Yengem ise her fırsatta o hikayeyi komik bir anı gibi anlatmaya devam etti: “Doktor hanım, bebek ameliyatta kaydı!” diye gülerek aile arasında tekrar tekrar anlatırdı. O zamanlar yüzüm kızarırdı, hemen konuyu değiştirirdim. Ama şimdi o kahkahaların aslında beni ne kadar sevgiyle sardığını hissediyorum. Çünkü aile içinde anlatılan her hikâye, ne kadar komik görünse de insanın kendine ait olduğunu hissettiği güvenli bir alan yaratır.
Aradan yıllar geçti. Oyuncak bebeklerin yerini kitaplar aldı; kitapların yerini defterler, sonra gerçek sorumluluklar... Ama lahana bebeğin o solgun yüzü, loş bir banyonun ortasında suyun içinde duran o küçük plastik beden hâlâ hafızamda bir film karesi gibi durur. Korkutucu olduğu kadar dokunaklıdır da.
Bazen düşünüyorum… Belki de o gece, çocuk aklımla bile hissettiğim şey şuydu: Bazı şeyler bizim elimizde olmadan olur ama önemli olan birilerinin ışığı açıp “korkma” diyebilmesidir. Şimdi yetişkinliğimin omuzlarında taşıdığım yükleri düşündüğümde annemin o geceki sakin adımlarını hatırlarım; loş ışığın arasında sessizce banyonun kapısını açışını, suya şöyle bir bakıp gülümseyerek “hiçbir şey yok” deyişini… O güven duygusu, büyüyünce unutulmaz bir limana dönüşüyor.
Bazen yine o küçük halime dönüyorum içimde. Yengemin kahkahasını, annemin yumuşak bakışını, leğende yüzen lahana bebeğin masum sessizliğini birer sahne gibi hatırlıyorum. Ve her hatırladığımda içimde bir yerlerde küçük bir kapı açılıyor: Korksam da, hata yapsam da, kaybetmekten endişe etsem de, bir zamanlar birileri beni hep bulup “korkma” demişti. İşte o küçük anılar, büyüyüp kocaman bir huzura dönüşüyor insanın içinde.
Ve fark ediyorum ki belki de hepimizi büyüten şey tam olarak bu: Karanlık bir odada bile birinin ışığı açacağını bilmek...
Büyüdükçe o geceyle ilgili hislerim sadece bir çocukluk anısının ötesine geçti. Çünkü yetişkin olduğumda fark ettim ki hayatta karşımıza çıkan pek çok şey aslında o leğende yüzen lahana bebeğin sessiz görüntüsünü andırıyor: hareketsiz, soluk, ürkütücü ama bir o kadar da bizim dokunuşumuza bakan anlar... Ve çoğu zaman tıpkı o gece olduğu gibi ne yapacağımızı tam bilemiyoruz.
Yıllar ilerledikçe kendimi tamamen başka sorumlulukların içinde buldum. Artık iğne setleri plastik değil; kararlar, yükler ve sonuçlar gerçekten can yakabiliyor. Ama ilginçtir ki ne zaman bir şeyleri düzeltmeye çalışırken beceriksiz hissetsem o geceki hâlim gözümün önüne gelir; kendi çapında doktorculuk oynayan küçük bir çocuk gibi… Ve ben o çocuğa hâlâ çok benziyorum aslında.
İş hayatında stresli bir günün sonunda eve dönüp sessiz bir odaya girdiğimde bazen kendi içimde o eski loş banyonun yankısını duyarım. Karanlıkta bir şeylerin yanlış gittiğini hisseden ama ne olduğunu tam çözemeyen o küçük “ben”… Aradaki tek fark, artık ışığı açacak bir anne olmaması.
Yetişkin olmak biraz da böyle bir şey. Artık ışığı kendin açıyorsun. Korktuğunu kimse fark etmiyor; fark etsin de istemiyorsun.
Bir süre önce hayatımda zor bir dönemden geçerken, hata yapmaktan korktuğum, sorumlulukların ağır geldiği bir dönem… İşte tam o zaman o geceyi daha iyi anladım. Çünkü o ağır duygunun adı “büyümek” değilmiş sadece; aynı zamanda “kendini kaybetme ihtimalinin sessiz korkusu”ymuş.
Bir akşam eve döndüğümde mutfağın ortasında öylece durmuş düşünürken fark ettim ki içimdeki o küçük çocuk hâlâ aynı soruyu soruyor: “Ya yanlış yaparsam?” Ve o an yıllar önceki gibi annemin sesi yoktu belki ama içimde başka bir şey belirdi: onun o geceki sakin adımları. Banyonun kapısını yavaşça açışı… Leğene bakıp gülümsemesi… Ve o yumuşak “korkma” sözü.
Bundan sonra kendi kendime şöyle dedim: Belki de yetişkinlik, kendi anneliğini kendine yapabilmektir.
Korktuğunda kendine ışığı açmak, yanlış yaptığında kendine kızmak yerine sarılabilmektir.
Bir şeyler suyun içinde öylece dururken bile soğukkanlı kalabilmektir.
Ve ne zaman bir şeylerden ürksem, o gecenin sahnesi yeniden gelir gözümün önüne: leğenin içinde yüzen lahana bebeğin soluk yüzü, annemin gülümseyen gözleri ve yengemin içten kahkahası…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÖZLEM GÖÇER DEMİR
LAHANA BEBEĞİN HİKAYESİ
Küçüklüğümde annemin bana nasıl davrandığını izlerken ben de kendi minik dünyamda annelik yapmaya başlamıştım. Her şey o küçük lahana bebeğiyle başladı. Lahana bebek sıradan bir oyuncak bebekten fazlasıydı; benim için o, benden bir parça, benden bir şeydi. Anlatmak istediğim bir şeyler vardı ona; hepimiz gibi bazen anlamadığımız, bazen de en derin en saf duygularımızı aktaramadığımız bir şeyler...
Bir gün, evde kimsenin dikkatini çekmeden annemin kullanmadığı eski bir iğne setini bulmuştum. O iğneleri çok sevmiştim. İçimdeki küçük doktor, bir hastayı tedavi etmeyi, ona şifa vermeyi hayal ediyordu. Çocuk aklımla lahana bebeğime iğne yapmaya karar verdim. Bu da demekti ki ben de artık bir doktor olabilirdim. Lahana bebeğimi nazikçe sırtından tutup iğneyi batırdım. Enjekte ettiğim sıvı neydi, ne amaçla kullanıldığı konusunda bir fikrim yoktu ama her şeyin doğru olduğunu düşündüm. O an bir doktor gibi davranmak, hayal ettiğim gibi büyümek güzeldi.
Ama daha sonra bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını fark ettim. Lahana bebeğin bedeni ağırlaşmıştı; kokusu ağır ağır yayılmaya başlamıştı. Kendi dünyamda bir şeylerin yanlış gittiğini anlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. O kokuyu annem bulana kadar aramaya başladık. O an sanki dünyada her şey sessizleşti. Annem bir şekilde fark etti ve sonunda o kokuyu buldu. Annem, gizlice oynadığım hemşirelik oyunumu anlamıştı. Bebeği alıp onu yıkamak için bir leğene koydu. İğnelerden sonra lahana bebek sanki hayatını kaybetmiş gibi görünüyordu.
O gece, her şey bir korku rüyasına dönüştü. Sabaha kadar lavaboya kalktığımızda lahana bebek ölü gibi duruyordu. Annemin tepkisi ne oldu hatırlayamıyorum ama o an korkudan donakalmıştık. O minik lahana bebeğin sessizliği bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu öğretmişti.
Bugün o anı düşündüğümde çocukluğumun masumiyetini, büyümek için gösterdiğim o küçük çabaları ve hayatın inceliklerini hatırlıyorum. O küçük oyun bana sorumluluğun, bakımın, şefkatin ne kadar önemli olduğunu ve bir şeylere zarar vermeden nasıl büyümem gerektiğini öğretti. Annemin bana nasıl davrandığını hatırlıyorum. O sadece fiziksel bir bakım değil; duygusal bir rehberlik de sunmuştu. Benim dünyamda küçük bir çocuk olarak yaptığım her şeyin bir anlamı vardı ama annemin öğrettikleriyle büyümek, ne kadar temkinli olmam gerektiğini anlamama yardım etti.
O lahana bebek belki o gün yaşadığı minicik trajediyle bana çok şey öğretti. Ve hâlâ hatırlıyorum annemin o güven dolu bakışlarını, beni koruyuşunu; o anı bir nevi kaybedişimden sonra yeniden kazandığım güvenle hatırlıyorum. Çünkü büyürken zaman zaman hem annemizden hem de dünyadan öğrendiklerimizle şekillenen bir hayat var. O lahana bebeği ise belki de bana o hayatın hassasiyetini en masum hâliyle gösteren bir hatıra olarak kaldı.
O lahana bebeğiyle yaşadığım o anı düşündükçe zamanla fark ettim ki o minik trajedi aslında sadece bir oyun değil, bir içsel dönüşümün başlangıcıydı. O yaşta henüz kelimelerle ifade edemediğim bir sorumluluk duygusu hissetmiştim. Lahana bebeği bir anlamda bana insan olmanın, başkalarına zarar vermeden onlara bakmanın ve onları anlamanın gerekliliğini öğretti. O an annemin bana gösterdiği şefkatin, bana hissettirdiği güvenin ne kadar önemli olduğunu o kadar derinden içselleştirmişim ki yıllar geçse de o güven hâlâ kalbimde yaşıyor.
İlk kez o küçük bebeğin ölümü karşısında hissettiğim korkuyu düşündüğümde aslında hayatta en çok korktuğum şeyin başkalarına zarar vermek olduğuna karar verdim. Bir çocuğun dünyasında ölüm gibi büyük bir kavramı anlamak zor olsa da içimde hissettiğim o derin hüzün, bir şekilde insanın varoluşunun ne kadar kırılgan ve geçici olduğuna dair bir farkındalık oluşturdu. Annem bana her şeyin ardında bir anlam olduğunu ve hatalarımın da büyümek için birer adım olduğunu gösterdi. Lahana bebek bana hem kaybı hem de kaybı telafi etmenin yollarını öğretmişti.
Bir gün biraz daha büyüdüm. O zamanlar hayatımda yeni bir dönem başlıyordu. İnsanları daha iyi anlamaya, onların ihtiyaçlarını fark etmeye başladım. Anlamaya başladıkça o küçük oyun artık sadece bir çocukluk hatırası olmaktan çıkıp, benim içsel bir yolculuğumun simgesine dönüştü. Lahana bebek bir oyuncak değil; duygusal bir öğretmendi. Bazen düşünüyorum, belki de çocukken hissettiğim o minik acı, hayatımda ilerledikçe karşıma çıkacak büyük sorumlulukların ve duygusal yüklerin de habercisiydi.
Annem her ne kadar küçük bir çocuğun oyununu yanlış anlamış olsa da, bana güvenli bir alan sunarak o hatayı telafi etmeme yardımcı oldu. Bir bakıma o an bana hem bakım hem de duygusal rehberlik vermiş oldu. Anlamıştım ki bazen bir hata yapmak hayatın öğretici yanlarından biridir ve önemli olan hatadan ders alabilmektir.
Günümüzün karmaşasında o masum bakışları ve güven dolu gözleri hatırladıkça her şeyin geçici olduğunu ve her anı değerli kılmak gerektiğini bir kez daha idrak ediyorum. O zamanlar küçücük bir bebeğin ölümüne dair hissettiğim korku şimdi, hayatta daha büyük sorumluluklarla başa çıkarken bana güç veriyor. O lahana bebeğin sessizliği aslında benim sessiz bir öğrenme sürecimdi. Büyüdükçe anladım ki hayatın ne kadar hassas olduğuna dair en önemli derslerden biri empati ve anlayış geliştirmenin gerekliliğidir.
Lahana bebek bir anlamda hayatın kırılganlığını ve her şeyin bir denge içinde olmasının ne kadar kıymetli olduğunu bana öğretti. Artık çocukluğumda içimde hissettiğim o korkuyu ve kaygıyı hayatın bana sunacağı daha büyük sorumluluklarla barış içinde taşıyorum. O küçük bebeğin bana öğrettikleri hayatımda hep yanımda olacak; beni her adımda yönlendirecek bir rehber gibi. Ve belki de asıl önemli olan, her şeyin geçici olduğu bu dünyada insanların birbirlerine nasıl dokunduğudur; nasıl anlayış ve şefkat gösterdiğimizdir. Lahana bebeğim bana bunu çok sade ve çok derin bir şekilde öğretmişti.
Yıllar geçtikçe o lahana bebeğin bana öğrettiklerini unutmadan büyüdüm. Bazen bir eşyanın, bir hatıranın ya da bir anın insana nasıl kılavuzluk edebileceğini fark ettikçe çocukluğumun o küçücük anısının aslında ne kadar büyük bir anlam taşıdığını daha iyi kavradım. Hayat tıpkı o gün olduğu gibi beklenmedik derslerle doluydu ve her ders beni biraz daha “ben” yapan bir parçaya dönüşüyordu.
Bazen düşünürken kendimi hâlâ o küçük kızın gözlerinde buluyorum. Elinde iğneyle büyük bir sorumluluğun altına girdiğini sanan, hayal dünyasıyla gerçeği birbirine karıştıran ama yine de kalbinde iyilik taşıyan bir çocuk… O çocuğun içindeki masumiyet bugün bile zaman zaman karanlık anlarımı aydınlatıyor. Çünkü biliyorum ki o gün yaşadığım korku aslında bana bir rehber olmuştu; yanlış bir şey yapmanın insanı nasıl değiştirebileceğini, bir hatanın bile bir insanın karakterine ne kadar büyük bir katkıda bulunabileceğini küçük yaşta fark etmişim.
Sonraları büyürken zaman zaman zorluklarla karşılaştığımda annemin o günkü tavrını hatırladım. Bana kızmamış, beni cezalandırmamıştı. Sadece anlamaya çalışmıştı ve belki de en önemlisi, beni anlamam için bir alan açmıştı. Belki de anneliğin ve şefkatin en temel hali buydu: yargılamadan, suçlamadan bir çocuğun dünyasına dokunmak. O dokunuşun sıcaklığı yıllar sonra bile içimde bir sığınak gibi kaldı.
Bir gün yıllar sonra bir oyuncak mağazasından geçerken gözüm yine bir lahana bebeğe takıldı. Rafın en köşesinde duran o bebek sanki geçmişimden bir parça gibi bana baktı. O an içimi bir hüzünle karışık bir sıcaklık kapladı. Belki de bu yüzden bir süre elime aldım bebeği. Parmaklarımda plastik kokusu, kalbimde çocukluğumun o ağır fakat öğretici anısı canlandı. Sonra düşündüm… Onu almak istemedim. Çünkü o lahana bebeğin yeri zaten bir rafın üzerinde değil; kalbimin en derin yerlerindeydi. Ve orada kalması gereken bir hikâyeydi o.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki çocukluğumun o küçük trajedisi aslında bir vedaydı: masumiyete değil, bilinçsizce büyümeye veda. O günden sonra dünyayı daha dikkatli, daha duyarlı ve daha fazla sevgiyle görmeye başladım. Bazen hayat, bir oyuncak bebeğin sessizliğinde bile insanın ruhuna aynalar tutabilir. Benim için de o sessizlik, gelecekte üstleneceğim rollerin bir provası gibiymiş meğer… Sevmek, korumak, anlamak ve en önemlisi zarar vermemek üzerine kurulu bir hayatın ilk adımı.
Bugün içimdeki o küçük kız hâlâ beni izliyor. Büyüdüğüm her anı, seçimlerimi, hatalarımı ve öğrendiklerimi sessizce takip ediyor. Ona mahcup olmamak için, o günkü masumiyetimi unutmamak için çabalıyorum. Çünkü biliyorum ki bir insanın çocukken öğrendiği en saf dersler, büyüdüğünde içindeki en güvenilir pusulaya dönüşür.
İşte bu yüzden lahana bebeğim artık benim için sadece bir oyuncak değil; hayatın kırılganlığını, insanın sorumluluğunu, annenin şefkatli elini ve büyümenin kaçınılmaz ama öğretici yolculuğunu simgeleyen küçük bir mucize… Onunla yaşadığım o an bana sadece bir korku değil, aynı zamanda bir farkındalık armağan etmişti. Ve şimdi hayatın içinde her adım attığımda o eski iğne setinin kör ucu gibi beni incitmeden uyaran bir ses duyuyorum içimde: “Dikkatli ol, çünkü her dokunuşun bir izi var.”
Bazen bir çocuğun oyunu, bir insanın tüm hayatına yön verecek kadar güçlü olabilir. Benim hikâyemde olduğu gibi…
Ama hikâyenin asıl tuhaf ve komik yanı, yaptığım tedaviyi ailede ilk keşfeden kişinin yengem olmasıydı. Bir akşam üzeri odama girip oyuncaklarımı toplarken yerde duran iğne setini ve sırtında küçük delikler olan lahana bebeği görünce önce ne olduğunu anlamamıştı. Eline alıp bebeği çevirdi, arkasındaki izleri görünce öyle bir kahkaha attı ki ben neye güldüğünü bile anlayamamıştım. Annemi çağırdı. Annem içeri girip olan biteni görünce önce şaşırdı, sonra o da gülmeye başladı. Ben çok ciddiydim oysa; çünkü benim gözümde yaptığım şey tamamen gerçek bir tedaviydi. Ama onların gülüşleri, o anki masumiyetimi fark ettikleri o tatlı şaşkınlığı taşıyordu.
Sonra annem, “Tamam doktor hanım, hastanı yıkayalım da biraz kendine gelsin,” diyerek lahana bebeği bir leğenin içine koydu. Akşam olduğu için banyo suyu hâlâ ılıktı ama bebeğin yüzündeki o donukluk bana hâlâ tuhaf geliyordu. Annem leğeni banyonun bir köşesine koyup ışığı kapattı. Ben ise o loş odada hâlâ içimde bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyordum.
Gece yarısı susayıp kalktığımda banyoda hafif bir su sesi vardı. Işığı açınca leğende hâlâ suyun içinde duran lahana bebeğini gördüm. Suyun içinde beyaz plastik teni daha da soluk görünüyordu. Sanki gerçekten ölmüş gibi, içimde büyük bir ürperti yükseldi. O kadar korktum ki bir an nefesim kesildi sandım. Bebek suyun içinde hareketsiz ama bir o kadar da canlıymış gibi duruyordu. O an, gecenin sessizliğiyle birleşen o manzara bana çok korkutucu gelmişti. Küçük bir çocuğun hayal gücünün karanlık tarafı işte… Hem yaptığım şeyden utanıyor hem de sanki bebeği gerçekten kaybetmişim gibi bir hüzün hissediyordum.
Elim ayağım buz kesmiş halde annemin yanına koştum. O, uykulu gözlerle kalkıp ne olduğunu sordu. Ben sadece, “Bebek suyun içinde,” diyebildim. Annem gidip leğene baktı, sonra bana dönüp yumuşak bir sesle, “Korkma, hiçbir şey yok. Sadece lahana bebeğin ıslanmış,” dedi. Ama o an bile gözlerinin içindeki gülüşü saklayamamıştı. Benim için korkutucu olan şey, onlar için masum bir çocukluk anısıydı.
Yengem ertesi gün yine kahkahalarla anlatmıştı olayı: “Küçücük çocuk eline iğneyi almış, bebeği tedavi ettiğini sanıyor! Bir de korkup gece uyanıyor!” O gün herkesin eğlendiği şey aslında benim hayatımda derin bir iz bırakmıştı. Çünkü ben o gece lahana bebeğin leğende yüzen bedenine bakarken ilk kez sorumluluk duygusunun ne kadar ağır olabileceğini hissetmiştim. Aynı zamanda annemin o sakin, yargılamayan yaklaşımı o korku dolu anı bile güvenli bir hatıraya dönüştürmüştü.
Ve bugün hâlâ o geceyi düşündüğümde hem çocukluğumun saf korkusunu hem de annemin içimi sakinleştiren varlığını hatırlarım. Yengenin kahkahaları, annemin yumuşak bakışı, loş ışıkta leğende duran sessiz lahana bebek… Hepsi birer kare, birer anı ama hepsi büyümemin minik taşları gibi içimde durur.
Yıllar sonra o gecenin bana öğrettiği o tuhaf buruk ama aynı zamanda şefkatli duyguyu daha iyi anlar oldum. Çünkü insan büyüdükçe çocukluğunda anlam veremediği sahneleri yeniden izler gibi olur; o sahnelerin içindeki anlamlar da bizimle beraber büyür, genişler, derinleşir. Ben de lahana bebeği o soğuk suda gördüğüm o anı hatırladıkça aslında sadece korkmadığımı, aynı zamanda ilk kez kaybetmekten de korktuğumu fark ederim. Bir oyuncak bile olsa, dokunduğum, ilgilendiğim, can vermeye çalıştığım bir şeyin öylece orada hareketsiz durması bana içimde açıklayamadığım bir sorumluluk duygusu yüklemişti. Küçük bir çocuğun kalbine ağır gelen ama büyüdükçe anlamı oturan bir duyguydu bu.
Sonraki günlerde lahana bebeği bir süre elime alamamıştım. Sanki ona zarar vermişim gibi bir suçluluk taşımıştım içimde. Annem bunu fark ettiği için birkaç gün boyunca bebeği hep en güneşli köşeye oturttu. “Bak,” derdi, “iyileşmiş bile, güneşi görünce kendine gelmiş.” O anlarda annemin o yumuşak sesinin sihirli bir tarafı vardı; kelimelerinden çok sesinin tonunu hatırlıyorum. Bir çocuğun kalbini onarmayı bilmenin nasıl bir incelik olduğunu yıllar geçince fark ediyorsun zaten.
Yengem ise her fırsatta o hikayeyi komik bir anı gibi anlatmaya devam etti: “Doktor hanım, bebek ameliyatta kaydı!” diye gülerek aile arasında tekrar tekrar anlatırdı. O zamanlar yüzüm kızarırdı, hemen konuyu değiştirirdim. Ama şimdi o kahkahaların aslında beni ne kadar sevgiyle sardığını hissediyorum. Çünkü aile içinde anlatılan her hikâye, ne kadar komik görünse de insanın kendine ait olduğunu hissettiği güvenli bir alan yaratır.
Aradan yıllar geçti. Oyuncak bebeklerin yerini kitaplar aldı; kitapların yerini defterler, sonra gerçek sorumluluklar... Ama lahana bebeğin o solgun yüzü, loş bir banyonun ortasında suyun içinde duran o küçük plastik beden hâlâ hafızamda bir film karesi gibi durur. Korkutucu olduğu kadar dokunaklıdır da.
Bazen düşünüyorum… Belki de o gece, çocuk aklımla bile hissettiğim şey şuydu: Bazı şeyler bizim elimizde olmadan olur ama önemli olan birilerinin ışığı açıp “korkma” diyebilmesidir. Şimdi yetişkinliğimin omuzlarında taşıdığım yükleri düşündüğümde annemin o geceki sakin adımlarını hatırlarım; loş ışığın arasında sessizce banyonun kapısını açışını, suya şöyle bir bakıp gülümseyerek “hiçbir şey yok” deyişini… O güven duygusu, büyüyünce unutulmaz bir limana dönüşüyor.
Bazen yine o küçük halime dönüyorum içimde. Yengemin kahkahasını, annemin yumuşak bakışını, leğende yüzen lahana bebeğin masum sessizliğini birer sahne gibi hatırlıyorum. Ve her hatırladığımda içimde bir yerlerde küçük bir kapı açılıyor: Korksam da, hata yapsam da, kaybetmekten endişe etsem de, bir zamanlar birileri beni hep bulup “korkma” demişti. İşte o küçük anılar, büyüyüp kocaman bir huzura dönüşüyor insanın içinde.
Ve fark ediyorum ki belki de hepimizi büyüten şey tam olarak bu: Karanlık bir odada bile birinin ışığı açacağını bilmek...
Büyüdükçe o geceyle ilgili hislerim sadece bir çocukluk anısının ötesine geçti. Çünkü yetişkin olduğumda fark ettim ki hayatta karşımıza çıkan pek çok şey aslında o leğende yüzen lahana bebeğin sessiz görüntüsünü andırıyor: hareketsiz, soluk, ürkütücü ama bir o kadar da bizim dokunuşumuza bakan anlar... Ve çoğu zaman tıpkı o gece olduğu gibi ne yapacağımızı tam bilemiyoruz.
Yıllar ilerledikçe kendimi tamamen başka sorumlulukların içinde buldum. Artık iğne setleri plastik değil; kararlar, yükler ve sonuçlar gerçekten can yakabiliyor. Ama ilginçtir ki ne zaman bir şeyleri düzeltmeye çalışırken beceriksiz hissetsem o geceki hâlim gözümün önüne gelir; kendi çapında doktorculuk oynayan küçük bir çocuk gibi… Ve ben o çocuğa hâlâ çok benziyorum aslında.
İş hayatında stresli bir günün sonunda eve dönüp sessiz bir odaya girdiğimde bazen kendi içimde o eski loş banyonun yankısını duyarım. Karanlıkta bir şeylerin yanlış gittiğini hisseden ama ne olduğunu tam çözemeyen o küçük “ben”… Aradaki tek fark, artık ışığı açacak bir anne olmaması.
Yetişkin olmak biraz da böyle bir şey. Artık ışığı kendin açıyorsun. Korktuğunu kimse fark etmiyor; fark etsin de istemiyorsun.
Bir süre önce hayatımda zor bir dönemden geçerken, hata yapmaktan korktuğum, sorumlulukların ağır geldiği bir dönem… İşte tam o zaman o geceyi daha iyi anladım. Çünkü o ağır duygunun adı “büyümek” değilmiş sadece; aynı zamanda “kendini kaybetme ihtimalinin sessiz korkusu”ymuş.
Bir akşam eve döndüğümde mutfağın ortasında öylece durmuş düşünürken fark ettim ki içimdeki o küçük çocuk hâlâ aynı soruyu soruyor: “Ya yanlış yaparsam?” Ve o an yıllar önceki gibi annemin sesi yoktu belki ama içimde başka bir şey belirdi: onun o geceki sakin adımları. Banyonun kapısını yavaşça açışı… Leğene bakıp gülümsemesi… Ve o yumuşak “korkma” sözü.
Bundan sonra kendi kendime şöyle dedim: Belki de yetişkinlik, kendi anneliğini kendine yapabilmektir.
Korktuğunda kendine ışığı açmak, yanlış yaptığında kendine kızmak yerine sarılabilmektir.
Bir şeyler suyun içinde öylece dururken bile soğukkanlı kalabilmektir.
Ve ne zaman bir şeylerden ürksem, o gecenin sahnesi yeniden gelir gözümün önüne: leğenin içinde yüzen lahana bebeğin soluk yüzü, annemin gülümseyen gözleri ve yengemin içten kahkahası…