Unutmak kolay derler, sanki insan zihni bir düğmeye basar gibi her şeyi silip atabilirmiş gibi. Sanki kalp, yaşadığı her şeyi bir dosya gibi kapatıp bir daha açmamak üzere rafa kaldırabilirmiş gibi ama unutulmanın acısını hiç tatmamış olanlar söyler bunu. Çünkü unutulmak, hatıraların kaybolması değildir sadece; unutulmak, bir zamanlar birinin dünyasında yer kapladığını bilip artık o dünyada hiç var olmamış gibi hissedilmektir.
Ben unutmayı hiç kolay bulmadım. Çünkü ben hissettiklerimi yüzeyde yaşayan biri olmadım. Sevdiysem derin sevdim, güvendiysem içten güvendim, bağlandıysam kök saldım. Bu yüzden unutmak benim için bir eylem değil, bir parçanın eksilmesi gibi oldu hep. İnsan kendinden bir parçayı nasıl kolayca unutabilir ki?
Unutulmak ise bambaşka; bir boşluk içinde yankı yapan ama karşılık bulamayan bir ses gibi. Birine anlatmak isteyip de anlatamayacağın şeyler gibi, varlığınla bir zamanlar anlam kazanan birinin hayatında artık yokluğunun bile fark edilmemesi gibi. İşte en çok bu acıtıyor. Çünkü unutulmak, sadece başkası tarafından silinmek değil; kendi değerini sorgulamaya başladığın bir karanlığa dönüşüyor zamanla.
Ama hayatın bana öğrettiği bir şey varsa, o da her düşüşün aslında içimize bırakılmış bir ders olduğudur. İlk düştüğümde canım yandı, ikinci düşüşümde neden düştüğümü sorguladım, üçüncüsünde ise artık nasıl kalkmam gerektiğini öğrendim. Çünkü her düşüş, insanın kendine biraz daha yaklaşmasıdır aslında.
Kırıldıkça sertleşmek değil, kırıldığını kabul edip yeniden şekillenmektir büyümek. Ve her kalkış, işte o gerçek bir zaferdir. Kimsenin alkışlamadığı, kimsenin görmediği, sadece senin bildiğin bir zafer. Gecenin en karanlık anında kendine “devam et” dediğin o an; kimsenin duymadığı ama senin içini ayağa kaldıran o sessiz çığlık... İşte en büyük zaferler böyle kazanılır.
Ben artık unutmaya çalışmıyorum. Çünkü bazı şeyler unutulmak için değil, anlaşılmak için yaşanır. Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize kendimizi göstermek için girer. Ve bazı acılar geçmek için değil, bizi değiştirmek için vardır.
Unutulmanın acısını yaşadım, evet ama bu beni eksiltmedi. Aksine, beni kendime daha çok yaklaştırdı. Çünkü anladım ki başkasının hafızasında yer bulamamak, benim değersiz olduğum anlamına gelmez. Herkesin hatırlama kapasitesi, sevme derinliği kadar sınırlıdır.
Şimdi geriye baktığımda düşüşlerime kızmıyorum. Çünkü onlar olmasaydı, nasıl kalkacağımı öğrenemezdim. Ve kalkışlarımı küçümsemiyorum. Çünkü her biri, içimde hâlâ vazgeçmeyen bir taraf olduğunu hatırlatıyor bana.
Unutmak kolay değil ama kabullenmek; işte o gerçek güç. Ve ben artık unutmaya değil, kabullenmeye çalışıyorum. Çünkü bazı hikâyeler silinmek için değil, insanın içinde iz bırakmak için yazılır.
Ve belki de en zor olanı şuydu: Kabullendikçe hafiflediğimi fark etmek. Oysa ben unutursam iyileşeceğimi sanıyordum. Hâlbuki iyileşmek, hatırlamaya rağmen acının beni yönetemediği o noktaya gelmekmiş.
İçimde hâlâ izler var, evet ama artık o izler canımı yakmıyor; sadece nerelerden geçtiğimi hatırlatıyor. Bir zamanlar “neden ben?” diye sorduğum her şeyin aslında beni ben yapan parçalar olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Kırıldığım yerlerden sızan ışıkla büyüdüm ben. Kaybettiklerimle eksilmedim; aksine, kendime daha çok yer açtım. Çünkü bazen hayat fazlalıkları alır ki insan özüne yaklaşabilsin.
Artık şunu biliyorum: Unutulmak, yok olmak değildir. Birinin seni hatırlamaması, senin değersiz olduğun anlamına hiç gelmez. Herkes kendi yolunda kaybolurken bazılarını geride bırakır ama bu, geride kalanların önemsiz olduğu anlamına değil; sadece yolların artık ayrı olduğunu gösterir.
Ve ben artık kendi yolumdayım.
Geçmiş hâlâ arada kapımı çalıyor, bazı geceler sessizce yanıma oturuyor ama artık onunla kavga etmiyorum. Onu dinliyorum, anlıyorum ve sonra usulca uğurluyorum. Çünkü biliyorum ki o beni durdurmak için değil, ne kadar yol aldığımı hatırlatmak için geliyor.
İçimde hâlâ kırık parçalar olabilir ama o parçaların arasında filizlenen bir umut da var. Küçük, narin ama inatçı bir umut. Her şeye rağmen yeniden başlayabileceğimi fısıldayan bir ses var içimde ve ben artık o sesi susturmuyorum.
Çünkü öğrendim: İnsan, en çok her şey bitti sandığı yerde başlıyormuş aslında. Belki yine düşeceğim, belki yine canım yanacak ama artık biliyorum ki her düşüş beni yok etmiyor; sadece biraz daha güçlendiriyor.
Ve her kalkışımda kendime biraz daha yaklaşacağım. Artık korkmuyorum. Çünkü ne unutulmak beni siler ne de geçmiş beni hapseder. Ben yaşadıklarımla varım. Ve hâlâ içimde taşıdığım o umutla yeniden sevebilecek, yeniden güvenebilecek ve yeniden başlayabilecek kadar güçlüyüm.
Ve bu kez kendimi asla unutmam...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÖZLEM GÖÇER DEMİR
KENDİ YOLUMDAYIM ARTIK
Unutmak kolay derler, sanki insan zihni bir düğmeye basar gibi her şeyi silip atabilirmiş gibi. Sanki kalp, yaşadığı her şeyi bir dosya gibi kapatıp bir daha açmamak üzere rafa kaldırabilirmiş gibi ama unutulmanın acısını hiç tatmamış olanlar söyler bunu. Çünkü unutulmak, hatıraların kaybolması değildir sadece; unutulmak, bir zamanlar birinin dünyasında yer kapladığını bilip artık o dünyada hiç var olmamış gibi hissedilmektir.
Ben unutmayı hiç kolay bulmadım. Çünkü ben hissettiklerimi yüzeyde yaşayan biri olmadım. Sevdiysem derin sevdim, güvendiysem içten güvendim, bağlandıysam kök saldım. Bu yüzden unutmak benim için bir eylem değil, bir parçanın eksilmesi gibi oldu hep. İnsan kendinden bir parçayı nasıl kolayca unutabilir ki?
Unutulmak ise bambaşka; bir boşluk içinde yankı yapan ama karşılık bulamayan bir ses gibi. Birine anlatmak isteyip de anlatamayacağın şeyler gibi, varlığınla bir zamanlar anlam kazanan birinin hayatında artık yokluğunun bile fark edilmemesi gibi. İşte en çok bu acıtıyor. Çünkü unutulmak, sadece başkası tarafından silinmek değil; kendi değerini sorgulamaya başladığın bir karanlığa dönüşüyor zamanla.
Ama hayatın bana öğrettiği bir şey varsa, o da her düşüşün aslında içimize bırakılmış bir ders olduğudur. İlk düştüğümde canım yandı, ikinci düşüşümde neden düştüğümü sorguladım, üçüncüsünde ise artık nasıl kalkmam gerektiğini öğrendim. Çünkü her düşüş, insanın kendine biraz daha yaklaşmasıdır aslında.
Kırıldıkça sertleşmek değil, kırıldığını kabul edip yeniden şekillenmektir büyümek. Ve her kalkış, işte o gerçek bir zaferdir. Kimsenin alkışlamadığı, kimsenin görmediği, sadece senin bildiğin bir zafer. Gecenin en karanlık anında kendine “devam et” dediğin o an; kimsenin duymadığı ama senin içini ayağa kaldıran o sessiz çığlık... İşte en büyük zaferler böyle kazanılır.
Ben artık unutmaya çalışmıyorum. Çünkü bazı şeyler unutulmak için değil, anlaşılmak için yaşanır. Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize kendimizi göstermek için girer. Ve bazı acılar geçmek için değil, bizi değiştirmek için vardır.
Unutulmanın acısını yaşadım, evet ama bu beni eksiltmedi. Aksine, beni kendime daha çok yaklaştırdı. Çünkü anladım ki başkasının hafızasında yer bulamamak, benim değersiz olduğum anlamına gelmez. Herkesin hatırlama kapasitesi, sevme derinliği kadar sınırlıdır.
Şimdi geriye baktığımda düşüşlerime kızmıyorum. Çünkü onlar olmasaydı, nasıl kalkacağımı öğrenemezdim. Ve kalkışlarımı küçümsemiyorum. Çünkü her biri, içimde hâlâ vazgeçmeyen bir taraf olduğunu hatırlatıyor bana.
Unutmak kolay değil ama kabullenmek; işte o gerçek güç. Ve ben artık unutmaya değil, kabullenmeye çalışıyorum. Çünkü bazı hikâyeler silinmek için değil, insanın içinde iz bırakmak için yazılır.
Ve belki de en zor olanı şuydu: Kabullendikçe hafiflediğimi fark etmek. Oysa ben unutursam iyileşeceğimi sanıyordum. Hâlbuki iyileşmek, hatırlamaya rağmen acının beni yönetemediği o noktaya gelmekmiş.
İçimde hâlâ izler var, evet ama artık o izler canımı yakmıyor; sadece nerelerden geçtiğimi hatırlatıyor. Bir zamanlar “neden ben?” diye sorduğum her şeyin aslında beni ben yapan parçalar olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Kırıldığım yerlerden sızan ışıkla büyüdüm ben. Kaybettiklerimle eksilmedim; aksine, kendime daha çok yer açtım. Çünkü bazen hayat fazlalıkları alır ki insan özüne yaklaşabilsin.
Artık şunu biliyorum: Unutulmak, yok olmak değildir. Birinin seni hatırlamaması, senin değersiz olduğun anlamına hiç gelmez. Herkes kendi yolunda kaybolurken bazılarını geride bırakır ama bu, geride kalanların önemsiz olduğu anlamına değil; sadece yolların artık ayrı olduğunu gösterir.
Ve ben artık kendi yolumdayım.
Geçmiş hâlâ arada kapımı çalıyor, bazı geceler sessizce yanıma oturuyor ama artık onunla kavga etmiyorum. Onu dinliyorum, anlıyorum ve sonra usulca uğurluyorum. Çünkü biliyorum ki o beni durdurmak için değil, ne kadar yol aldığımı hatırlatmak için geliyor.
İçimde hâlâ kırık parçalar olabilir ama o parçaların arasında filizlenen bir umut da var. Küçük, narin ama inatçı bir umut. Her şeye rağmen yeniden başlayabileceğimi fısıldayan bir ses var içimde ve ben artık o sesi susturmuyorum.
Çünkü öğrendim: İnsan, en çok her şey bitti sandığı yerde başlıyormuş aslında. Belki yine düşeceğim, belki yine canım yanacak ama artık biliyorum ki her düşüş beni yok etmiyor; sadece biraz daha güçlendiriyor.
Ve her kalkışımda kendime biraz daha yaklaşacağım. Artık korkmuyorum. Çünkü ne unutulmak beni siler ne de geçmiş beni hapseder. Ben yaşadıklarımla varım. Ve hâlâ içimde taşıdığım o umutla yeniden sevebilecek, yeniden güvenebilecek ve yeniden başlayabilecek kadar güçlüyüm.
Ve bu kez kendimi asla unutmam...