İnsan bazen en büyük yanılgısını en çok bildiğini sandığı yerde yaşar. Çünkü bazı insanlar vardır, kelimeleri gerçekten anlamadan ezberler; yaşadıkları şeyleri sindirmeden zihinlerine yerleştirir, sonra da bütün hayatlarını o kırık parçaların üzerine kurarlar. Bir cümleyi yüz kere tekrar etmekle onu anlamış olmaz insan. Bir acıyı yaşamış olmak da o acının nedenini çözebildiği anlamına gelmez ama ne yazık ki çoğu kişi kendi içinde çözülmemiş duyguların yankısını kesin gerçek sanarak yaşamaya devam eder. Sonra da karakterleri neye yatkınsa oraya savrulurlar; kimisi sorgulamadan inanır, kimisi de her şeye şüpheyle yaklaşmayı zekâ sanır. Ben uzun zamandır şunu fark ediyorum: İnsanların çoğu düşünmüyor aslında, sadece daha önce duyduğu şeylerin içinde dolaşıyor. Bir başkasının cümlesini kendi fikri gibi taşıyor, bir başkasının korkusunu kendi gerçeği sanıyor.
Özellikle kırılmış insanlar; onlar bir noktadan sonra hayata değil, kırıldıkları yere göre tepki vermeye başlıyorlar. Güvenilmiş ve yarı yolda bırakılmış biri herkesi sahte sanıyor. Sürekli küçümsenmiş biri herkese kendini kanıtlamaya çalışıyor. Çok fazla hayal kırıklığı yaşayan biri ise umut eden insanlarla bile alay etmeye başlıyor. Çünkü insan bazen canını yakan şeyin karşısında durmak yerine zamanla ona dönüşüyor. En acı tarafı da şu: İnsanlar kendi içlerinde büyüttükleri duyguları kişilik zannediyorlar.
Oysa belki de o sertlik yıllar önce görülmeyen bir çocuğun sessiz çığlığıydı. Belki o aşırı eleştirellik zamanında yaptığı hiçbir şey yeterli görülmeyen bir ruhun savunmasıydı. Belki de o umursamaz tavırlar aslında fazlasıyla kırılmış bir kalbin kendini koruma biçimiydi. Ama kimse durup bunu düşünmüyor. Çünkü insan kendisiyle gerçekten yüzleşmekten korkuyor. Başkalarını çözmeye çalışmak kolay geliyor; asıl zor olan, gecenin bir vakti kendi ruhunun karşısına geçip "Ben ne zaman böyle biri oldum?" diye sorabilmek. Bazen etrafıma bakıyorum; herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten hissediyor. Çok fazla yorum var ama çok az içtenlik; insanlar artık anlamaktan çok etiketlemeye çalışıyor birbirini. Birini birkaç davranışıyla çözdüğünü sanıyor, birkaç cümleyle karakter analizi yaptığını düşünüyor. Halbuki bir insanın içinde kaç savaş verdiğini, hangi gecelerde dağılıp sabaha toparlandığını, hangi cümleden sonra bir daha eskisi gibi olamadığını kim bilebilir? Herkes birbirinin sonucunu görüyor ama kimse başlangıcını bilmiyor. Ve galiba bu yüzden dünya bazen çok yorgun hissettiriyor. Çünkü insanlar gerçekten yaşamaktan çok öğrendikleri kalıpları tekrar ediyorlar.
Sevmeyi bile ezbere yapanlar var. Dinliyormuş gibi yapıp sadece cevap vermeyi bekleyenler, anlıyormuş gibi davranıp aslında sadece kendi düşüncesini dayatanlar... Bir insanın gözlerinin içine bakıp onu gerçekten görmeye çalışan ne kadar az kişi kaldı ama yine de tüm bunların içinde beni ayakta tutan bir şey var. Çünkü her şeye rağmen hâlâ samimiyetini kaybetmemiş insanlar görüyorum. Azlar belki, yorulmuşlar belki, kırılmışlar ama yine de kalplerini tamamen karartmamışlar. Hâlâ birini anlamaya çalışan, bir cümleyi gerçekten hissederek dinleyen, sevgiyi çıkar için değil içinden geldiği için veren insanlar var. Ve bence dünyayı hâlâ yaşanabilir yapan şey tam olarak bu. Çünkü insan ne kadar hayal kırıklığı yaşarsa yaşasın, içindeki iyiliği tamamen kaybetmediği sürece yeniden başlayabiliyor.
Bir gün geliyor, ezberlenmiş düşünceler dağılıyor; başkalarının yüklediği korkular anlamını yitiriyor, insan ilk kez kendi sesiyle karşılaşıyor. İşte o an gerçek değişim başlıyor. Başkalarının doğrularıyla değil kendi farkındalığınla yaşamaya başladığında ne körü körüne inanıyorsun artık ne de her şeyi küçümseyen birine dönüşüyorsun. Sadece daha derin bakmayı öğreniyorsun. Ve belki de insanın olgunlaşması tam olarak budur: Kırılmadan sertleşmemek, kandırılmadan merhametini kaybetmemek, yalnız kalınca bile kalbinin içindeki ışığı söndürmemek... Çünkü hayat, bütün karmaşasının içinde insana şunu öğretiyor: Gerçek güç, her şeye rağmen iyi kalabilmektir...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÖZLEM GÖÇER DEMİR
EZBERLENMİŞ İNSANLIK HİKAYESİ
İnsan bazen en büyük yanılgısını en çok bildiğini sandığı yerde yaşar. Çünkü bazı insanlar vardır, kelimeleri gerçekten anlamadan ezberler; yaşadıkları şeyleri sindirmeden zihinlerine yerleştirir, sonra da bütün hayatlarını o kırık parçaların üzerine kurarlar. Bir cümleyi yüz kere tekrar etmekle onu anlamış olmaz insan. Bir acıyı yaşamış olmak da o acının nedenini çözebildiği anlamına gelmez ama ne yazık ki çoğu kişi kendi içinde çözülmemiş duyguların yankısını kesin gerçek sanarak yaşamaya devam eder. Sonra da karakterleri neye yatkınsa oraya savrulurlar; kimisi sorgulamadan inanır, kimisi de her şeye şüpheyle yaklaşmayı zekâ sanır. Ben uzun zamandır şunu fark ediyorum: İnsanların çoğu düşünmüyor aslında, sadece daha önce duyduğu şeylerin içinde dolaşıyor. Bir başkasının cümlesini kendi fikri gibi taşıyor, bir başkasının korkusunu kendi gerçeği sanıyor.
Özellikle kırılmış insanlar; onlar bir noktadan sonra hayata değil, kırıldıkları yere göre tepki vermeye başlıyorlar. Güvenilmiş ve yarı yolda bırakılmış biri herkesi sahte sanıyor. Sürekli küçümsenmiş biri herkese kendini kanıtlamaya çalışıyor. Çok fazla hayal kırıklığı yaşayan biri ise umut eden insanlarla bile alay etmeye başlıyor. Çünkü insan bazen canını yakan şeyin karşısında durmak yerine zamanla ona dönüşüyor. En acı tarafı da şu: İnsanlar kendi içlerinde büyüttükleri duyguları kişilik zannediyorlar.
Oysa belki de o sertlik yıllar önce görülmeyen bir çocuğun sessiz çığlığıydı. Belki o aşırı eleştirellik zamanında yaptığı hiçbir şey yeterli görülmeyen bir ruhun savunmasıydı. Belki de o umursamaz tavırlar aslında fazlasıyla kırılmış bir kalbin kendini koruma biçimiydi. Ama kimse durup bunu düşünmüyor. Çünkü insan kendisiyle gerçekten yüzleşmekten korkuyor. Başkalarını çözmeye çalışmak kolay geliyor; asıl zor olan, gecenin bir vakti kendi ruhunun karşısına geçip "Ben ne zaman böyle biri oldum?" diye sorabilmek. Bazen etrafıma bakıyorum; herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten hissediyor. Çok fazla yorum var ama çok az içtenlik; insanlar artık anlamaktan çok etiketlemeye çalışıyor birbirini. Birini birkaç davranışıyla çözdüğünü sanıyor, birkaç cümleyle karakter analizi yaptığını düşünüyor. Halbuki bir insanın içinde kaç savaş verdiğini, hangi gecelerde dağılıp sabaha toparlandığını, hangi cümleden sonra bir daha eskisi gibi olamadığını kim bilebilir? Herkes birbirinin sonucunu görüyor ama kimse başlangıcını bilmiyor. Ve galiba bu yüzden dünya bazen çok yorgun hissettiriyor. Çünkü insanlar gerçekten yaşamaktan çok öğrendikleri kalıpları tekrar ediyorlar.
Sevmeyi bile ezbere yapanlar var. Dinliyormuş gibi yapıp sadece cevap vermeyi bekleyenler, anlıyormuş gibi davranıp aslında sadece kendi düşüncesini dayatanlar... Bir insanın gözlerinin içine bakıp onu gerçekten görmeye çalışan ne kadar az kişi kaldı ama yine de tüm bunların içinde beni ayakta tutan bir şey var. Çünkü her şeye rağmen hâlâ samimiyetini kaybetmemiş insanlar görüyorum. Azlar belki, yorulmuşlar belki, kırılmışlar ama yine de kalplerini tamamen karartmamışlar. Hâlâ birini anlamaya çalışan, bir cümleyi gerçekten hissederek dinleyen, sevgiyi çıkar için değil içinden geldiği için veren insanlar var. Ve bence dünyayı hâlâ yaşanabilir yapan şey tam olarak bu. Çünkü insan ne kadar hayal kırıklığı yaşarsa yaşasın, içindeki iyiliği tamamen kaybetmediği sürece yeniden başlayabiliyor.
Bir gün geliyor, ezberlenmiş düşünceler dağılıyor; başkalarının yüklediği korkular anlamını yitiriyor, insan ilk kez kendi sesiyle karşılaşıyor. İşte o an gerçek değişim başlıyor. Başkalarının doğrularıyla değil kendi farkındalığınla yaşamaya başladığında ne körü körüne inanıyorsun artık ne de her şeyi küçümseyen birine dönüşüyorsun. Sadece daha derin bakmayı öğreniyorsun. Ve belki de insanın olgunlaşması tam olarak budur: Kırılmadan sertleşmemek, kandırılmadan merhametini kaybetmemek, yalnız kalınca bile kalbinin içindeki ışığı söndürmemek... Çünkü hayat, bütün karmaşasının içinde insana şunu öğretiyor: Gerçek güç, her şeye rağmen iyi kalabilmektir...