Bir çocuğu büyütmenin sadece onu doyurmak, giydirmek, okutmak olmadığını insan yıllar geçtikçe daha iyi anlıyor. Ben bugün 41 yaşında bir kadın olarak dönüp geçmişe baktığımda, çocukların aslında söylenen sözlerle değil, gözlerinin önünde yaşanan hayatla büyüdüğünü çok net görebiliyorum. Çünkü çocuk dediğin şey kulağından çok kalbiyle öğreniyor hayatı. Biz ne söylersek söyleyelim, onlar bizim nasıl yaşadığımıza bakıyor. Ses tonumuzu, sabrımızı, öfkemizi, sevgimizi, korkularımızı, insanlara davranışımızı, kendimize verdiğimiz değeri... Hepsini sessizce içine çekiyorlar.
Bir çocuğa "Dürüst ol," demek kolaydır mesela ama telefon çaldığında "Evde yok de," dediğin anda o çocuk dürüstlüğün ne olduğunu değil, işine geldiğinde gerçeğin eğilip bükülebileceğini öğreniyor. "Bağırma," dediğimiz çocuklar aslında en çok bizim sesimizi hatırlıyor. "Merhametli ol," diyoruz ama bir hayvana, yaşlı bir insana, düşene nasıl baktığımızı izliyorlar. Çünkü çocuklar söz dinlemez aslında; çocuklar hayatı kopyalar.
Bazen düşünüyorum da insan annelikte ya da yetişkinlikte en büyük sınavını kendi davranışlarıyla veriyor. Çünkü çocuk büyütmek, önce kendini büyütmek demek. Kendi kırgınlıklarınla yüzleşmek, kendi eksiklerini görmek, kendi ses tonunu bile sorgulamak demek. Ne kadar zor bir şeymiş meğer; insan bazen kendi çocukluğunu taşırken başka bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor.
Ben küçükken büyüklerin söylediklerinden çok yaptıkları kaldı aklımda. Bir sofrada kimsenin aç bırakılmaması, annemin yorgun olsa bile birinin derdini dinlemesi, babamın cebinde son parası olsa da paylaşması... Bunlar öğüt değildi belki ama hayatın içindeki sessiz derslerdi. Şimdi anlıyorum ki insanın karakterini uzun nasihatler değil, evin içinde yaşanan küçük anlar şekillendiriyor.
Bir çocuk, annesinin aynadaki yüzüne bakarak öğreniyor kendini sevmeyi. Babasının annesine nasıl baktığından öğreniyor sevgiyi. Evdeki huzurdan öğreniyor güven duygusunu. Sürekli eleştirilen bir çocuk zamanla iç sesini kaybediyor. Sürekli korkutulan bir çocuk hayatı tehdit gibi görüyor. Ama sevilen, dinlenen, değer verilen bir çocuk... İşte o çocuk büyüdüğünde dünyaya ışık oluyor.
Bence çocukların en büyük ihtiyacı mükemmel anne babalar değil, gerçek insanlar. Hata yaptığında özür dileyebilen insanlar. Yorulduğunu saklamayan ama sevgisini eksiltmeyen insanlar. Çünkü çocuklar kusursuzluğu değil, samimiyeti hissediyor. Bir çocuğun ruhuna en çok dokunan şey pahalı oyuncaklar değil, yanında gerçekten var olan bir kalp oluyor.
Şimdi çevreme bakıyorum; insanların çoğu çocuklarına iyi bir gelecek bırakmaya çalışıyor ama bazen iyi bir ruh bırakmayı unutuyoruz. Daha iyi okullar, daha iyi imkanlar, daha iyi hayatlar için koştururken çocukların aslında en çok bizim iç huzurumuza ihtiyaç duyduğunu fark etmiyoruz. Çünkü bir evin enerjisi çocukların ruhuna işliyor. Sürekli kavga olan bir evde büyüyen çocuk sessizleşiyor. Sürekli sevgisizliğin olduğu yerde büyüyen çocuk kendini değersiz sanıyor. Ve ne yazık ki bazı yaralar yıllar geçse bile insanın içinde çocuk olarak kalıyor.
Ama yine de umudumu kaybetmiyorum. Çünkü sevgi öğrenilebilir, şefkat öğrenilebilir; insan geçmişinde eksik kalan ne varsa bugün fark ederek değiştirebilir. Belki biz mükemmel büyütülmedik, belki çok anlaşılmadık, belki çocukluğumuzda içimize attığımız kırgınlıklar oldu ama insan fark ettiği yerden dönüşmeye başlıyor. Ve bir çocuk için değişmeye çalışan bir yetişkin, dünyadaki en kıymetli şeylerden biri oluyor.
Ben artık şuna inanıyorum: Çocuklar söylediklerimizi unutabilir ama onlara hissettirdiklerimizi asla unutmazlar. Bir gün büyüyüp kendi hayatlarına karıştıklarında bile içlerinde bizim sesimiz yaşamaya devam eder. Eğer o ses sevgi doluysa, hayat ne kadar zor olursa olsun yollarını bulurlar. Çünkü çocukluk, insanın içinde ömür boyu taşıdığı görünmez bir ev gibi kalıyor.
Bu yüzden belki de çocuk yetiştirmek, dünyaya iyi insanlar bırakma meselesidir. Bir çocuğa bağırmamak sadece bir anı kurtarmaz; onun gelecekteki sevgisini, ilişkilerini, kendine bakışını da değiştirir. Ona güven vermek, ileride düşse bile yeniden ayağa kalkabilecek bir ruh armağan etmektir.
Ve günün sonunda anlıyorum ki çocuklar bizim nasihatlerimizi değil, hayatla kurduğumuz ilişkiyi miras alıyorlar. Eğer biz sevgiyi yaşarsak onlar sevgiyi öğreniyor. Eğer biz saygıyı gösterirsek onlar saygılı oluyor. Eğer biz düştüğümüzde yeniden kalkabiliyorsak onlar da hayat karşısında güçlü olmayı öğreniyor. Belki hayat kusursuz değil, belki hiçbirimiz eksiksiz değiliz ama sevgiyle yaklaşan bir kalp, bir çocuğun kaderini değiştirebilir. Ve bazen dünyayı değiştirmek, sadece bir çocuğun ruhunda güzel bir iz bırakmakla başlıyor...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÖZLEM GÖÇER DEMİR
ÇOCUKLAR KOPYALAR
Kendi özümden, kalemimden dökülenler...
Bir çocuğu büyütmenin sadece onu doyurmak, giydirmek, okutmak olmadığını insan yıllar geçtikçe daha iyi anlıyor. Ben bugün 41 yaşında bir kadın olarak dönüp geçmişe baktığımda, çocukların aslında söylenen sözlerle değil, gözlerinin önünde yaşanan hayatla büyüdüğünü çok net görebiliyorum. Çünkü çocuk dediğin şey kulağından çok kalbiyle öğreniyor hayatı. Biz ne söylersek söyleyelim, onlar bizim nasıl yaşadığımıza bakıyor. Ses tonumuzu, sabrımızı, öfkemizi, sevgimizi, korkularımızı, insanlara davranışımızı, kendimize verdiğimiz değeri... Hepsini sessizce içine çekiyorlar.
Bir çocuğa "Dürüst ol," demek kolaydır mesela ama telefon çaldığında "Evde yok de," dediğin anda o çocuk dürüstlüğün ne olduğunu değil, işine geldiğinde gerçeğin eğilip bükülebileceğini öğreniyor. "Bağırma," dediğimiz çocuklar aslında en çok bizim sesimizi hatırlıyor. "Merhametli ol," diyoruz ama bir hayvana, yaşlı bir insana, düşene nasıl baktığımızı izliyorlar. Çünkü çocuklar söz dinlemez aslında; çocuklar hayatı kopyalar.
Bazen düşünüyorum da insan annelikte ya da yetişkinlikte en büyük sınavını kendi davranışlarıyla veriyor. Çünkü çocuk büyütmek, önce kendini büyütmek demek. Kendi kırgınlıklarınla yüzleşmek, kendi eksiklerini görmek, kendi ses tonunu bile sorgulamak demek. Ne kadar zor bir şeymiş meğer; insan bazen kendi çocukluğunu taşırken başka bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor.
Ben küçükken büyüklerin söylediklerinden çok yaptıkları kaldı aklımda. Bir sofrada kimsenin aç bırakılmaması, annemin yorgun olsa bile birinin derdini dinlemesi, babamın cebinde son parası olsa da paylaşması... Bunlar öğüt değildi belki ama hayatın içindeki sessiz derslerdi. Şimdi anlıyorum ki insanın karakterini uzun nasihatler değil, evin içinde yaşanan küçük anlar şekillendiriyor.
Bir çocuk, annesinin aynadaki yüzüne bakarak öğreniyor kendini sevmeyi. Babasının annesine nasıl baktığından öğreniyor sevgiyi. Evdeki huzurdan öğreniyor güven duygusunu. Sürekli eleştirilen bir çocuk zamanla iç sesini kaybediyor. Sürekli korkutulan bir çocuk hayatı tehdit gibi görüyor. Ama sevilen, dinlenen, değer verilen bir çocuk... İşte o çocuk büyüdüğünde dünyaya ışık oluyor.
Bence çocukların en büyük ihtiyacı mükemmel anne babalar değil, gerçek insanlar. Hata yaptığında özür dileyebilen insanlar. Yorulduğunu saklamayan ama sevgisini eksiltmeyen insanlar. Çünkü çocuklar kusursuzluğu değil, samimiyeti hissediyor. Bir çocuğun ruhuna en çok dokunan şey pahalı oyuncaklar değil, yanında gerçekten var olan bir kalp oluyor.
Şimdi çevreme bakıyorum; insanların çoğu çocuklarına iyi bir gelecek bırakmaya çalışıyor ama bazen iyi bir ruh bırakmayı unutuyoruz. Daha iyi okullar, daha iyi imkanlar, daha iyi hayatlar için koştururken çocukların aslında en çok bizim iç huzurumuza ihtiyaç duyduğunu fark etmiyoruz. Çünkü bir evin enerjisi çocukların ruhuna işliyor. Sürekli kavga olan bir evde büyüyen çocuk sessizleşiyor. Sürekli sevgisizliğin olduğu yerde büyüyen çocuk kendini değersiz sanıyor. Ve ne yazık ki bazı yaralar yıllar geçse bile insanın içinde çocuk olarak kalıyor.
Ama yine de umudumu kaybetmiyorum. Çünkü sevgi öğrenilebilir, şefkat öğrenilebilir; insan geçmişinde eksik kalan ne varsa bugün fark ederek değiştirebilir. Belki biz mükemmel büyütülmedik, belki çok anlaşılmadık, belki çocukluğumuzda içimize attığımız kırgınlıklar oldu ama insan fark ettiği yerden dönüşmeye başlıyor. Ve bir çocuk için değişmeye çalışan bir yetişkin, dünyadaki en kıymetli şeylerden biri oluyor.
Ben artık şuna inanıyorum: Çocuklar söylediklerimizi unutabilir ama onlara hissettirdiklerimizi asla unutmazlar. Bir gün büyüyüp kendi hayatlarına karıştıklarında bile içlerinde bizim sesimiz yaşamaya devam eder. Eğer o ses sevgi doluysa, hayat ne kadar zor olursa olsun yollarını bulurlar. Çünkü çocukluk, insanın içinde ömür boyu taşıdığı görünmez bir ev gibi kalıyor.
Bu yüzden belki de çocuk yetiştirmek, dünyaya iyi insanlar bırakma meselesidir. Bir çocuğa bağırmamak sadece bir anı kurtarmaz; onun gelecekteki sevgisini, ilişkilerini, kendine bakışını da değiştirir. Ona güven vermek, ileride düşse bile yeniden ayağa kalkabilecek bir ruh armağan etmektir.
Ve günün sonunda anlıyorum ki çocuklar bizim nasihatlerimizi değil, hayatla kurduğumuz ilişkiyi miras alıyorlar. Eğer biz sevgiyi yaşarsak onlar sevgiyi öğreniyor. Eğer biz saygıyı gösterirsek onlar saygılı oluyor. Eğer biz düştüğümüzde yeniden kalkabiliyorsak onlar da hayat karşısında güçlü olmayı öğreniyor. Belki hayat kusursuz değil, belki hiçbirimiz eksiksiz değiliz ama sevgiyle yaklaşan bir kalp, bir çocuğun kaderini değiştirebilir. Ve bazen dünyayı değiştirmek, sadece bir çocuğun ruhunda güzel bir iz bırakmakla başlıyor...