Dünya tarihine bakıldığında, coğrafyanın kader olduğu gerçeği sık sık karşımıza çıkar. Özellikle Anadolu coğrafyası, tarih boyunca büyük medeniyetlerin kesişme noktası olmuş, ticaret yollarının merkezi olmuş, aynı zamanda da sayısız savaşın ve mücadelenin yaşandığı bir alan haline gelmiştir. Bugün de durum farklı değildir. Türkiye, jeopolitik olarak dünyanın en hassas bölgelerinden birinin tam ortasında yer almaktadır. Ülkemizin çevresinde yaşanan gelişmeler, bize bir gerçeği sürekli hatırlatmaktadır: Güçlü olmayan devletler, başkalarının hesaplarının içinde savrulmaya mahkûm kalırlar.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, çatışmalar ve krizler yaşanıyor. Özellikle Türkiye’nin yakın çevresine baktığımızda; Ukrayna’da yıllardır devam eden savaş, Orta Doğu’daki istikrarsızlıklar, Irak ve Suriye’de süregelen güvenlik sorunları, Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve son olarak İran ile İsrail arasında tırmanan gerilim, bölgenin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu coğrafyada kanın durmadığını, gözyaşının dinmediğini, çocukların ölmediği bir günün bile neredeyse kalmadığını üzülerek görüyoruz.
Bütün bu gelişmeler yalnızca o ülkeleri ilgilendiren meseleler değildir. Çünkü Türkiye, hem coğrafi konumu hem de tarihi sorumluluğu gereği bu gelişmelerden doğrudan etkilenebilecek bir ülkedir. Bu nedenle ülkemizin güvenliği, yalnızca sınırların korunmasıyla değil; aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve savunma alanındaki gücümüzle de doğrudan bağlantılıdır.
Son yıllarda Türkiye savunma sanayinde önemli adımlar atmış ve birçok alanda dışa bağımlılığı azaltma yolunda ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak yaşanan son gelişmeler bize göstermiştir ki, bu çalışmaların daha da hızlanması ve daha güçlü bir şekilde desteklenmesi gerekmektedir. Günümüz dünyasında savaşlar yalnızca silahla değil; teknoloji, siber güvenlik, yapay zekâ, uzay teknolojileri ve ekonomik güçle de yapılmaktadır. Artık ülkelerin kaderini yalnızca ordular değil, aynı zamanda bilim insanları, mühendisler, teknoloji üreticileri ve stratejik planlamacılar da belirlemektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin önünde çok önemli bir görev bulunmaktadır: Milli kalkınma ve savunma hamlesini daha güçlü bir şekilde hayata geçirmek.
Bana göre bu noktada ülke olarak yeni ve güçlü bir stratejik adım atılmalıdır. Bunun adı da “Milli Kalkınma Hamlesi” olmalıdır. Bu hamle yalnızca savunma sanayini değil; bilim, teknoloji, eğitim, ekonomi ve toplumsal dayanışmayı da kapsayan büyük bir vizyon olmalıdır.
Bu kapsamda ilk olarak geniş katılımlı bir strateji kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurul en az elli kişiden oluşmalı ve devletin farklı kurumlarını temsil eden güçlü bir yapı olmalıdır. Kurulda hükümet temsilcileri, muhalefet partilerinden temsilciler, askeri yetkililer, bilim insanları, savunma sanayi uzmanları, ekonomistler ve strateji uzmanları yer almalıdır. Böylece mesele yalnızca siyasi bir tartışma olmaktan çıkacak, devlet politikası haline dönüşecektir.
Ayrıca toplumun tüm kesimlerinin bu sürece dahil olması büyük önem taşımaktadır. Çünkü güçlü devletler yalnızca güçlü ordularla değil, güçlü toplumlarla ayakta kalırlar. Bu nedenle toplumda milli dayanışma ve seferberlik ruhu yeniden canlandırılmalıdır.
Bu noktada “Milli Savunma Seferberliği” adı altında bir dayanışma modeli oluşturulabilir. Gelir düzeyi düşük olan vatandaşlardan sembolik düzeyde bir katkı alınırken, gelir düzeyi yüksek olanlardan daha fazla katkı sağlanabilir. Böylece ülkenin savunma ve teknoloji yatırımları için güçlü bir kaynak oluşturulabilir. Ancak bu kaynak kesinlikle şeffaf bir şekilde yönetilmeli ve yalnızca savunma teknolojileri ile stratejik yatırımlar için kullanılmalıdır.
Bunun yanı sıra medya ve iletişim kanalları da bu sürece destek vermelidir. Televizyon kanallarında, dijital platformlarda ve kamuoyunda “Ulusal Kalkınma Hamlesine Destek” adı altında kampanyalar başlatılabilir. Üniversiteler, araştırma merkezleri ve özel sektör bu sürece dahil edilerek yerli ve milli teknolojilerin geliştirilmesi hızlandırılabilir.
Türkiye’nin özellikle şu alanlarda çok daha güçlü hale gelmesi gerekmektedir:
SAVUNMA TEKNOLOJİLERİ
YAPAY ZEKÂ VE SİBER GÜVENLİK
UZAY TEKNOLOJİLERİ
ENERJİ BAĞIMSIZLIĞI
YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜRETİMİ
STRATEJİK SANAYİ YATIRIMLARI
Bu alanlarda yapılacak yatırımlar yalnızca askeri güç sağlamayacak, aynı zamanda ülkenin ekonomik gücünü de artıracaktır. Çünkü teknoloji üreten ülkeler aynı zamanda dünyada söz sahibi olan ülkelerdir.
Tarih bize bir şeyi açıkça göstermektedir: Büyük milletler zor zamanlarda birlik olmayı başarabilen milletlerdir. Türk milleti de tarih boyunca birçok zorluğu birlik ve dayanışma içinde aşmıştır. Kurtuluş Savaşı bunun en büyük örneğidir. O gün yokluk içinde verilen mücadele, bugün bağımsız bir devlet olarak varlığımızı sürdürmemizi sağlamıştır.
Bugün ise mücadele farklı bir boyuttadır. Artık savaşlar yalnızca cephelerde değil; laboratuvarlarda, teknoloji merkezlerinde ve ekonomik alanlarda da verilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin geleceği için bilimde, teknolojide ve üretimde güçlü olmak zorundayız.
İran ile İsrail arasında yaşanan gerilim ve bölgede tırmanan çatışmalar bize çok önemli dersler vermektedir. Güvenliğini sağlayamayan, teknolojide geri kalan ve ekonomik olarak güçlü olmayan ülkelerin nasıl büyük risklerle karşı karşıya kaldığını açıkça görmekteyiz.
Bu nedenle Türkiye’nin yarın değil bugün harekete geçmesi gerekmektedir. Bugünden atılacak adımlar, yarının güçlü Türkiye’sini inşa edecektir.
Unutulmamalıdır ki; güçlü devletler yalnızca savaş kazanarak değil, geleceği planlayarak var olurlar. Türkiye’nin de bu doğrultuda kararlı, planlı ve güçlü bir kalkınma stratejisini hayata geçirmesi büyük önem taşımaktadır.
Bugün atılacak adımlar, yarın çocuklarımızın güven içinde yaşayacağı bir Türkiye’nin temellerini oluşturacaktır. Bu nedenle milli birlik, milli kalkınma ve milli savunma anlayışıyla hareket etmek bir zorunluluktur.
Çünkü bu coğrafyada güçlü olmak, sadece bir seçenek değil; var olmanın şartıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUSTAFA KEMAL ERANİL
SEFERBERLİK RUHU VE MİLLİ KALKINMA HAMLESİ
Dünya tarihine bakıldığında, coğrafyanın kader olduğu gerçeği sık sık karşımıza çıkar. Özellikle Anadolu coğrafyası, tarih boyunca büyük medeniyetlerin kesişme noktası olmuş, ticaret yollarının merkezi olmuş, aynı zamanda da sayısız savaşın ve mücadelenin yaşandığı bir alan haline gelmiştir. Bugün de durum farklı değildir. Türkiye, jeopolitik olarak dünyanın en hassas bölgelerinden birinin tam ortasında yer almaktadır. Ülkemizin çevresinde yaşanan gelişmeler, bize bir gerçeği sürekli hatırlatmaktadır: Güçlü olmayan devletler, başkalarının hesaplarının içinde savrulmaya mahkûm kalırlar.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, çatışmalar ve krizler yaşanıyor. Özellikle Türkiye’nin yakın çevresine baktığımızda; Ukrayna’da yıllardır devam eden savaş, Orta Doğu’daki istikrarsızlıklar, Irak ve Suriye’de süregelen güvenlik sorunları, Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve son olarak İran ile İsrail arasında tırmanan gerilim, bölgenin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu coğrafyada kanın durmadığını, gözyaşının dinmediğini, çocukların ölmediği bir günün bile neredeyse kalmadığını üzülerek görüyoruz.
Bütün bu gelişmeler yalnızca o ülkeleri ilgilendiren meseleler değildir. Çünkü Türkiye, hem coğrafi konumu hem de tarihi sorumluluğu gereği bu gelişmelerden doğrudan etkilenebilecek bir ülkedir. Bu nedenle ülkemizin güvenliği, yalnızca sınırların korunmasıyla değil; aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve savunma alanındaki gücümüzle de doğrudan bağlantılıdır.
Son yıllarda Türkiye savunma sanayinde önemli adımlar atmış ve birçok alanda dışa bağımlılığı azaltma yolunda ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak yaşanan son gelişmeler bize göstermiştir ki, bu çalışmaların daha da hızlanması ve daha güçlü bir şekilde desteklenmesi gerekmektedir. Günümüz dünyasında savaşlar yalnızca silahla değil; teknoloji, siber güvenlik, yapay zekâ, uzay teknolojileri ve ekonomik güçle de yapılmaktadır. Artık ülkelerin kaderini yalnızca ordular değil, aynı zamanda bilim insanları, mühendisler, teknoloji üreticileri ve stratejik planlamacılar da belirlemektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin önünde çok önemli bir görev bulunmaktadır: Milli kalkınma ve savunma hamlesini daha güçlü bir şekilde hayata geçirmek.
Bana göre bu noktada ülke olarak yeni ve güçlü bir stratejik adım atılmalıdır. Bunun adı da “Milli Kalkınma Hamlesi” olmalıdır. Bu hamle yalnızca savunma sanayini değil; bilim, teknoloji, eğitim, ekonomi ve toplumsal dayanışmayı da kapsayan büyük bir vizyon olmalıdır.
Bu kapsamda ilk olarak geniş katılımlı bir strateji kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurul en az elli kişiden oluşmalı ve devletin farklı kurumlarını temsil eden güçlü bir yapı olmalıdır. Kurulda hükümet temsilcileri, muhalefet partilerinden temsilciler, askeri yetkililer, bilim insanları, savunma sanayi uzmanları, ekonomistler ve strateji uzmanları yer almalıdır. Böylece mesele yalnızca siyasi bir tartışma olmaktan çıkacak, devlet politikası haline dönüşecektir.
Ayrıca toplumun tüm kesimlerinin bu sürece dahil olması büyük önem taşımaktadır. Çünkü güçlü devletler yalnızca güçlü ordularla değil, güçlü toplumlarla ayakta kalırlar. Bu nedenle toplumda milli dayanışma ve seferberlik ruhu yeniden canlandırılmalıdır.
Bu noktada “Milli Savunma Seferberliği” adı altında bir dayanışma modeli oluşturulabilir. Gelir düzeyi düşük olan vatandaşlardan sembolik düzeyde bir katkı alınırken, gelir düzeyi yüksek olanlardan daha fazla katkı sağlanabilir. Böylece ülkenin savunma ve teknoloji yatırımları için güçlü bir kaynak oluşturulabilir. Ancak bu kaynak kesinlikle şeffaf bir şekilde yönetilmeli ve yalnızca savunma teknolojileri ile stratejik yatırımlar için kullanılmalıdır.
Bunun yanı sıra medya ve iletişim kanalları da bu sürece destek vermelidir. Televizyon kanallarında, dijital platformlarda ve kamuoyunda “Ulusal Kalkınma Hamlesine Destek” adı altında kampanyalar başlatılabilir. Üniversiteler, araştırma merkezleri ve özel sektör bu sürece dahil edilerek yerli ve milli teknolojilerin geliştirilmesi hızlandırılabilir.
Türkiye’nin özellikle şu alanlarda çok daha güçlü hale gelmesi gerekmektedir:
SAVUNMA TEKNOLOJİLERİ
YAPAY ZEKÂ VE SİBER GÜVENLİK
UZAY TEKNOLOJİLERİ
ENERJİ BAĞIMSIZLIĞI
YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜRETİMİ
STRATEJİK SANAYİ YATIRIMLARI
Bu alanlarda yapılacak yatırımlar yalnızca askeri güç sağlamayacak, aynı zamanda ülkenin ekonomik gücünü de artıracaktır. Çünkü teknoloji üreten ülkeler aynı zamanda dünyada söz sahibi olan ülkelerdir.
Tarih bize bir şeyi açıkça göstermektedir: Büyük milletler zor zamanlarda birlik olmayı başarabilen milletlerdir. Türk milleti de tarih boyunca birçok zorluğu birlik ve dayanışma içinde aşmıştır. Kurtuluş Savaşı bunun en büyük örneğidir. O gün yokluk içinde verilen mücadele, bugün bağımsız bir devlet olarak varlığımızı sürdürmemizi sağlamıştır.
Bugün ise mücadele farklı bir boyuttadır. Artık savaşlar yalnızca cephelerde değil; laboratuvarlarda, teknoloji merkezlerinde ve ekonomik alanlarda da verilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin geleceği için bilimde, teknolojide ve üretimde güçlü olmak zorundayız.
İran ile İsrail arasında yaşanan gerilim ve bölgede tırmanan çatışmalar bize çok önemli dersler vermektedir. Güvenliğini sağlayamayan, teknolojide geri kalan ve ekonomik olarak güçlü olmayan ülkelerin nasıl büyük risklerle karşı karşıya kaldığını açıkça görmekteyiz.
Bu nedenle Türkiye’nin yarın değil bugün harekete geçmesi gerekmektedir. Bugünden atılacak adımlar, yarının güçlü Türkiye’sini inşa edecektir.
Unutulmamalıdır ki; güçlü devletler yalnızca savaş kazanarak değil, geleceği planlayarak var olurlar. Türkiye’nin de bu doğrultuda kararlı, planlı ve güçlü bir kalkınma stratejisini hayata geçirmesi büyük önem taşımaktadır.
Bugün atılacak adımlar, yarın çocuklarımızın güven içinde yaşayacağı bir Türkiye’nin temellerini oluşturacaktır. Bu nedenle milli birlik, milli kalkınma ve milli savunma anlayışıyla hareket etmek bir zorunluluktur.
Çünkü bu coğrafyada güçlü olmak, sadece bir seçenek değil; var olmanın şartıdır.