NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
Haber Giriş Tarihi: 05.06.2026 20:48
Haber Güncellenme Tarihi: 05.06.2026 20:49
Kaynak:
Haber Merkezi
https://www.haberimvarsize.com.tr/
NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
Bayramın son günüydü...
Ankara'nın kalabalığıyla meşhur Yükseliş Caddesi henüz yeni yeni uyanıyordu. Esnaf kepenk açıyor, kaldırımlar sabahın serinliğini üzerinde taşıyordu. İnsanlar bayram ziyaretlerinden dönmenin telaşındaydı. Kimi elinde çiçek, kimi poşetler taşıyor, kimi de yetişmesi gereken bir yere doğru acele adımlarla yürüyordu.
Ben ise caddenin kenarındaki bir bankta oturmuş, gelip geçen insanları izliyordum.
Hayatın en büyük derslerini bazen kitaplarda değil, sokaklarda öğrenirsiniz.
O sabah da öyle oldu.
Önce yaşlı bir amca geldi.
Üzerinde tertemiz bir takım elbise vardı. Başında fötr şapkası, ayağında boyalı ayakkabıları...
Uzaktan bakıldığında hayatı boyunca hiçbir sıkıntı yaşamamış gibi görünüyordu.
Yanıma yaklaştı.
"Selamünaleyküm evlat" dedi.
"Aleykümselam amca, buyur otur." diye cevap verdim kendisine.
Oturdu.
Sohbet etmeye başladık.
İsmi İsmail'di.
Tam 80 yaşındaydı.
Konuştukça hayat hikâyesi yavaş yavaş dökülmeye başladı.
Üç evladı vardı.
Yedi torunu...
Ömrünü çalışarak geçirmişti.
Yıllarca didinmiş, mücadele etmiş, çocukları rahat etsin diye gecesini gündüzüne katmıştı.
Bir lokma ekmeği bölüp evlatlarına vermiş, kendisi çoğu zaman yokluğu seçmişti.
Çocukları okusun diye uğraşmış, onların geleceği için kendi hayallerinden vazgeçmişti.
Anlatırken gözleri uzaklara gidiyordu.
Bir ara sustu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra hayatın bütün özeti sayılabilecek şu cümleyi kurdu:
"Evlat... Bir baba on evlada bakıyor da, on evlat bir babaya bakamıyor."
O cümleden sonra birkaç saniye konuşamadım.
Çünkü bazen insanın yüreğine öyle bir söz düşer ki, verecek cevap bulamaz.
"Nerede kalıyorsun amca?" diye sordum.
Gözleri bu kez daha da uzaklara gitti.
Derin bir ah çekti.
"Huzurevinde kalıyorum evlat."
Bir an durdu.
Sonra ekledi:
"Bir evim vardı. Sattım. Parasını bankaya koydum. Emekli maaşım da var. Onlarla huzurevinde kalıyorum. Her ay elli beş bin lira ödüyorum."
Dikkatle dinliyordum.
Bir ömür çalışmıştı.
Bir ömür biriktirmişti.
Bir ömür çocukları için mücadele etmişti.
Ve şimdi...
Bayramın son gününde bir bankta, tanımadığı birine içini döküyordu.
"Pişmanlığın nedir amca?" diye sordum.
Başını önüne eğdi.
Yüzündeki çizgiler sanki biraz daha derinleşti.
"Mal, mülk, servet için bu kadar uğraşmaya değmezmiş evlat."
Sonra devam etti:
"İnsan ömrü boyunca evlatları için çalışıyor. Daha büyük ev olsun, daha çok para olsun, daha iyi yaşasınlar diye uğraşıyor. Sonra bir gün bakıyorsun ki elinde ne varsa kalmış ama yanında kimse kalmamış."
İşte o sözler yüreğime saplandı.
Çünkü karşımda sadece yaşlı bir adam değil, hayatın kendisi konuşuyordu.
Biz sohbet ederken yanımıza bir başka amca geldi.
Bu kez görüntü tamamen farklıydı.
Üzerindeki elbiseler yorgundu.
Yüzünde yılların bıraktığı derin izler vardı.
Gözlerinde ise tarifsiz bir yalnızlık...
Selam verdi.
Oturdu.
Sohbete katıldı.
Nereli olduğunu sordum.
"Erzurumluyum evlat" dedi.
Adı Adil Tunçkıran'dı.
83 yaşındaydı.
Bir süre sonra konuşmaya başladı.
Ve gerçekten bir dokundum, bin ah işittim.
Bir evladı varmış.
Yozgat'ta yaşıyormuş.
Bir ara yanına gitmiş.
Ancak sadece yirmi gün kalabilmiş.
Sonra sessizce şu cümleyi kurdu:
"Gelinim istemedi evlat..."
Bu sözün ardından yüzü yere düştü.
İnsan bazen bir cümlenin içinde koskoca bir hayatın yıkılışını görür.
Ben o gün gördüm.
Bir baba düşünün...
Ömrünü evladına adamış.
Hastalandığında başında beklemiş.
Aç kaldığında doyurmuş.
Üşüdüğünde üstünü örtmüş.
Hayatını ona vakfetmiş.
Ve gün geliyor...
Bir cümleyle dışarıda kalıyor.
"Gelinim istemedi..."
Adil Amca'nın Ankara'da gidecek yeri yokmuş.
Bazen hastanelerin hasta bekleme salonlarında sabahlıyormuş.
Bazen parklarda vakit geçiriyormuş.
Bazen de belediyenin misafirhanesine sığınıyormuş.
Geliri olmadığı için huzurevine de gidemiyormuş.
On beş gün misafirhanede kalmış.
Sonrasını düşünemiyormuş.
Anlatırken gözleri doldu.
Titreyen elleriyle gözlerini sildi.
Sonra ağlamaya başladı.
Ben de dayanamadım.
Çünkü karşımda ağlayan sadece bir ihtiyar değildi.
Bir ömür vardı.
Bir baba vardı.
Bir emek vardı.
Bir fedakârlık vardı.
Ve en acısı...
Vefasızlık vardı.
İki amca...
İkisi de baba...
İkisi de evlat yetiştirmiş...
İkisi de ömür vermiş...
İkisi de yalnız...
İkisi de bayram gününde bir banka sığınmış...
Onlara sordum:
"Bayramda arayan oldu mu?"
İkisi de birbirine baktı.
Sonra aynı anda derin bir ah çektiler.
"Yok evladım..."
O iki kelime Ankara'nın kalabalığında kaybolup gitmedi.
Benim yüreğime düştü.
Belki de bugün bu yazıyı okuyan herkesin yüreğine düşecek.
Çünkü mesele sadece iki yaşlı adamın hikâyesi değil.
Mesele, yarın hepimizin ihtimali olan bir yalnızlıktır.
Bugün güçlü olabiliriz.
Bugün sağlıklı olabiliriz.
Bugün makamımız, paramız, evimiz, arabamız olabilir.
Ama hayatın bize yarın ne hazırladığını hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bu yüzden insan, sahip olduklarıyla övünmeden önce kaybedebileceklerini düşünmeli.
Çünkü bir gün gelir;
Kalabalık sofralar dağılır...
Çocuklar büyür...
Torunlar uzaklara gider...
Evler sessizleşir...
Telefonlar susar...
Ve insan, hayatının son durağında yalnızca yaptığı iyiliklerle baş başa kalır.
O gün Ankara'da iki ihtiyarın gözlerinde gördüğüm şey yaşlılık değildi.
Yalnızlıktı...
Özlemdi...
Kırgınlıktı...
Ve evlat hasretiydi.
Eve dönerken kulaklarımda hâlâ İsmail Amca'nın sözü çınlıyordu:
"Evlat... Bir baba on evlada bakıyor da, on evlat bir babaya bakamıyor..."
Hey gidi dünya hey...
Ne oldum diye övünenlerin değil,
Ne olacağım diye düşünenlerin dünyası bu.
Çünkü hayatın en büyük dersi şudur:
Bugün anne-babasına nasıl davranıyorsan, yarın evladından göreceğin muamele de çoğu zaman onun aynasıdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DE...(AĞLATAN HAKİKAT)
Bayramın son günüydü...
Ankara'nın kalabalığıyla meşhur Yükseliş Caddesi henüz yeni yeni uyanıyordu. Esnaf kepenk açıyor, kaldırımlar sabahın serinliğini üzerinde taşıyordu. İnsanlar bayram ziyaretlerinden dönmenin telaşındaydı. Kimi elinde çiçek, kimi poşetler taşıyor, kimi de yetişmesi gereken bir yere doğru acele adımlarla yürüyordu.
Ben ise caddenin kenarındaki bir bankta oturmuş, gelip geçen insanları izliyordum.
Hayatın en büyük derslerini bazen kitaplarda değil, sokaklarda öğrenirsiniz.
O sabah da öyle oldu.
Önce yaşlı bir amca geldi.
Üzerinde tertemiz bir takım elbise vardı. Başında fötr şapkası, ayağında boyalı ayakkabıları...
Uzaktan bakıldığında hayatı boyunca hiçbir sıkıntı yaşamamış gibi görünüyordu.
Yanıma yaklaştı.
"Selamünaleyküm evlat" dedi.
"Aleykümselam amca, buyur otur." diye cevap verdim kendisine.
Oturdu.
Sohbet etmeye başladık.
İsmi İsmail'di.
Tam 80 yaşındaydı.
Konuştukça hayat hikâyesi yavaş yavaş dökülmeye başladı.
Üç evladı vardı.
Yedi torunu...
Ömrünü çalışarak geçirmişti.
Yıllarca didinmiş, mücadele etmiş, çocukları rahat etsin diye gecesini gündüzüne katmıştı.
Bir lokma ekmeği bölüp evlatlarına vermiş, kendisi çoğu zaman yokluğu seçmişti.
Çocukları okusun diye uğraşmış, onların geleceği için kendi hayallerinden vazgeçmişti.
Anlatırken gözleri uzaklara gidiyordu.
Bir ara sustu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra hayatın bütün özeti sayılabilecek şu cümleyi kurdu:
"Evlat... Bir baba on evlada bakıyor da, on evlat bir babaya bakamıyor."
O cümleden sonra birkaç saniye konuşamadım.
Çünkü bazen insanın yüreğine öyle bir söz düşer ki, verecek cevap bulamaz.
"Nerede kalıyorsun amca?" diye sordum.
Gözleri bu kez daha da uzaklara gitti.
Derin bir ah çekti.
"Huzurevinde kalıyorum evlat."
Bir an durdu.
Sonra ekledi:
"Bir evim vardı. Sattım. Parasını bankaya koydum. Emekli maaşım da var. Onlarla huzurevinde kalıyorum. Her ay elli beş bin lira ödüyorum."
Dikkatle dinliyordum.
Bir ömür çalışmıştı.
Bir ömür biriktirmişti.
Bir ömür çocukları için mücadele etmişti.
Ve şimdi...
Bayramın son gününde bir bankta, tanımadığı birine içini döküyordu.
"Pişmanlığın nedir amca?" diye sordum.
Başını önüne eğdi.
Yüzündeki çizgiler sanki biraz daha derinleşti.
"Mal, mülk, servet için bu kadar uğraşmaya değmezmiş evlat."
Sonra devam etti:
"İnsan ömrü boyunca evlatları için çalışıyor. Daha büyük ev olsun, daha çok para olsun, daha iyi yaşasınlar diye uğraşıyor. Sonra bir gün bakıyorsun ki elinde ne varsa kalmış ama yanında kimse kalmamış."
İşte o sözler yüreğime saplandı.
Çünkü karşımda sadece yaşlı bir adam değil, hayatın kendisi konuşuyordu.
Biz sohbet ederken yanımıza bir başka amca geldi.
Bu kez görüntü tamamen farklıydı.
Üzerindeki elbiseler yorgundu.
Yüzünde yılların bıraktığı derin izler vardı.
Gözlerinde ise tarifsiz bir yalnızlık...
Selam verdi.
Oturdu.
Sohbete katıldı.
Nereli olduğunu sordum.
"Erzurumluyum evlat" dedi.
Adı Adil Tunçkıran'dı.
83 yaşındaydı.
Bir süre sonra konuşmaya başladı.
Ve gerçekten bir dokundum, bin ah işittim.
Bir evladı varmış.
Yozgat'ta yaşıyormuş.
Bir ara yanına gitmiş.
Ancak sadece yirmi gün kalabilmiş.
Sonra sessizce şu cümleyi kurdu:
"Gelinim istemedi evlat..."
Bu sözün ardından yüzü yere düştü.
İnsan bazen bir cümlenin içinde koskoca bir hayatın yıkılışını görür.
Ben o gün gördüm.
Bir baba düşünün...
Ömrünü evladına adamış.
Hastalandığında başında beklemiş.
Aç kaldığında doyurmuş.
Üşüdüğünde üstünü örtmüş.
Hayatını ona vakfetmiş.
Ve gün geliyor...
Bir cümleyle dışarıda kalıyor.
"Gelinim istemedi..."
Adil Amca'nın Ankara'da gidecek yeri yokmuş.
Bazen hastanelerin hasta bekleme salonlarında sabahlıyormuş.
Bazen parklarda vakit geçiriyormuş.
Bazen de belediyenin misafirhanesine sığınıyormuş.
Geliri olmadığı için huzurevine de gidemiyormuş.
On beş gün misafirhanede kalmış.
Sonrasını düşünemiyormuş.
Anlatırken gözleri doldu.
Titreyen elleriyle gözlerini sildi.
Sonra ağlamaya başladı.
Ben de dayanamadım.
Çünkü karşımda ağlayan sadece bir ihtiyar değildi.
Bir ömür vardı.
Bir baba vardı.
Bir emek vardı.
Bir fedakârlık vardı.
Ve en acısı...
Vefasızlık vardı.
İki amca...
İkisi de baba...
İkisi de evlat yetiştirmiş...
İkisi de ömür vermiş...
İkisi de yalnız...
İkisi de bayram gününde bir banka sığınmış...
Onlara sordum:
"Bayramda arayan oldu mu?"
İkisi de birbirine baktı.
Sonra aynı anda derin bir ah çektiler.
"Yok evladım..."
O iki kelime Ankara'nın kalabalığında kaybolup gitmedi.
Benim yüreğime düştü.
Belki de bugün bu yazıyı okuyan herkesin yüreğine düşecek.
Çünkü mesele sadece iki yaşlı adamın hikâyesi değil.
Mesele, yarın hepimizin ihtimali olan bir yalnızlıktır.
Bugün güçlü olabiliriz.
Bugün sağlıklı olabiliriz.
Bugün makamımız, paramız, evimiz, arabamız olabilir.
Ama hayatın bize yarın ne hazırladığını hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bu yüzden insan, sahip olduklarıyla övünmeden önce kaybedebileceklerini düşünmeli.
Çünkü bir gün gelir;
Kalabalık sofralar dağılır...
Çocuklar büyür...
Torunlar uzaklara gider...
Evler sessizleşir...
Telefonlar susar...
Ve insan, hayatının son durağında yalnızca yaptığı iyiliklerle baş başa kalır.
O gün Ankara'da iki ihtiyarın gözlerinde gördüğüm şey yaşlılık değildi.
Yalnızlıktı...
Özlemdi...
Kırgınlıktı...
Ve evlat hasretiydi.
Eve dönerken kulaklarımda hâlâ İsmail Amca'nın sözü çınlıyordu:
"Evlat... Bir baba on evlada bakıyor da, on evlat bir babaya bakamıyor..."
Hey gidi dünya hey...
Ne oldum diye övünenlerin değil,
Ne olacağım diye düşünenlerin dünyası bu.
Çünkü hayatın en büyük dersi şudur:
Bugün anne-babasına nasıl davranıyorsan, yarın evladından göreceğin muamele de çoğu zaman onun aynasıdır.
Onun için;
Ne oldum deme...
Ne olacağım de..

En Çok Okunan Haberler